Tayfun Atay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tayfun Atay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11.12.17

Maymunlar cennetine dönüş!

Antropolojiyi tanımlama yolunda yıllardır şu cümleyi kurarım: Peygamberlerden öğreneceklerimiz olduğu kadar, şempanzelerden de öğreneceklerimiz vardır diyerek hareket eden bilimdir antropoloji...
Bu söz, insanın “biyo-kültürel” bir varlık olduğunu işaret etmeyi hedefler.
Daha önemlisi, insanın “ikinci doğa”sı olan kültürün, birinci “biyolojik” doğa karşısında “birincilleştikçe”, ona baskın hale geldikçe nasıl zararlı, yıkıcı, yok edici sonuçlar yarattığına dikkat çekmeyi hedefler.
İnsan, “kültür üreten varlık” olmanın kibri ile özde bir “hayvan” olmasının doğa karşısında gerektirdiği “tevazu”dan (alçakgönüllükten) uzaklaştı. Bugünkü yıkıcı konumuna böyle geldi.
Parçası olduğu doğa karşısında olduğu kadar, parçası olduğu canlılar, hayvanlar, primatlar, yani “maymunlar” dünyası karşısında da koptu tevazudan insan...
İnsan, bir primat, yani “maymun”.
“Evrim” kuramıyla ilgili yaygın, ama o ölçüde de yanlış ifadenin aksine insan, “maymundan gelme” değil. İnsan, başlı başına bir maymun...
Şempanzeden yüzde 2 ile 5 arası farkla insanız.
Yüzde 95-98 oranında genetik paydaşlığa sahibiz şempanzeyle...
O yüzden elbette şempanzeden de, ondan sonra bize en yakın gorilden de, müteakiben orangutandan da öğrenecek çok şeyimiz var.
Onlardan öğrenmeyi bilseydik, bugün minicik bir yavru kediye işkence yaparak onun canını alan bir insanlığımız olmazdı!..
Uygarlaştıkça bozulduk. Freud haklı: Uygarlığımız, hosnutsuzluğumuzdur.
“İlkel” diye tu kaka ettiğimiz halklar, söz gelimi Borneo yerlileri, bizden çok daha “insan”...
Yanı başlarındaki ormanlarda, bir bakıma onlarla koyun koyuna yaşayan orangutanlara bu ismi onlar vermiş.
“Orangutan”, Borneo yerlilerinin dilinde “orman insanı” demek!..
Borneo’daki “ilkel”, orangutanı “orman insanı” sayar.
Batı’daki “uygar”, gorilin elinden “kül tablası” yapar!..
Kapitalist “uygarlık”, bu ikinci insanı var etti.
Elbette antropoloji de bu feci uygarlığın çocuğu ve elbette onun fecaatiyle de (özellikle sömürgecilikle) malûl... Ama geçmişiyle yüzleşmeyi de, günah çıkarmayı da bilmiştir.
“Doğa ile uyum içinde, üretici (kültürel) birliktelik” olarak insan toplumsallığını kavramak, bugün antropolojinin hareket noktası.
O yüzden, peygamberlerden öğreneceklerimiz kadar, şempanzelerden de öğreneceklerimiz var.
Antropolojinin peygamberleri ele alan, inceleyen, değerlendiren dalı, din antropolojisi...
Antropolojinin şempanzeleri, gorilleri, orangutanları, babunları, lemürleri ele alan, inceleyen, değerlendiren dalı, primatoloji...
Bu alanda çalışan “primatolog” meslektaşlarımıza çok şey borçluyuz.
Benim, şempanzelerden öğreneceklerimiz olduğuna ilişkin antropolojik tanımlamamın çıkış noktası da onlardan birinin anlattıkları...
Britanyalı primatolog Jane Goodall, 40 yıl boyu doğal yaşamlarını gözlemlediği şempanzeler arasında büyüttü kendi kızını.
Ve bir anne şempanzenin yavrusuyla ilişkisinden, onu yetiştirme tarzından “öğrendikleri”ni kendi kızının yetişmesine uyarladı.
Goodall’ın hayatı, şempanzeden öğrenmeyle geçti güzel güzel...
Bir başka primatoloğun hayatı, Goodall’ınki gibi güzel geçmedi.
Amerikalı primatolog Dian Fossey de 18 yıl dağ gorillerini incelemeye adadı hayatını ve bu adanmışlığın sonu ölüm oldu.
Yanlış anlamayın, goriller hiçbir şey yapmadı ona.
Fossey, dünyanın en barışçıl primatları olan gorillerin hayatını kurtarmaya, soylarının tükenmesini önlemeye çalışırken kıyasıya mücadele ettiği goril avcıları tarafından öldürüldü 1985’te.
Bir cinayete kurban gitti Fossey ve cinayet, “kültürel” yani insanidir.
Hiçbir hayvan “cinayet” işlemez, hele goril hiç işlemez.
Fossey, aralarında yıllar geçirdiği, onlarla “bacı-kardeş” olduğu gorilleri, kesik kafalarını duvara süs diye asmak, kesik ellerini kül tablası yapmak için dünya para ödeyen “uygar” insanın zevkini tatmin için avlayanlar tarafından katledildi.
Burada Borneo yerlilerinin orangutanla ilişkisinden farklı bir noktadayız ne yazık ki!.. Batılı Beyaz’ın kül tablası, Afrikalı Siyah’ın ekmek parasıydı çünkü.
Fossey, “Batılı uygar”ın "sıçık keyfi"ni ekmeği kılmış yerlinin hışmına uğradı.
Onun trajik ölümü, unutulmaz bir sinema filmine konu oldu. 1988 yapımı ve Sigourney Weaver’a Dian Fossey rolü ile Altın Küre kazandıran “Gorilla in the Mist” (Sisteki Goril) bir bakıma o “uygar Batılı”nın günah çıkarma seansıdır.
Şimdi bir yeni günah çıkarma seansı olarak Dian Fossey’nin aradan bunca yıl geçmesine karşın hâlâ sis perdesi kaldırılamamış, faili bulunamamış ölümünü yeni veriler, açıklamalar, ipuçları eşliğinde sunan bir belgesel geliyor.
“National Geographic” kanalında dün ilk bölümü yayınlanan 3 bölümlük belgesel, “Dian Fossey - Secrets in the Mist”, bizi bu cinayeti yeniden takibe çağırırken, asıl olarak insanlığımızın karanlık yüzünü ifşa etmeyi, bununla yüzleştirmeyi amaçlıyor.
Herkese tavsiye edilir!..
Biz, maymunluktan kaçarak insan olmadık.
Maymunluktan, daha genel anlamda “hayvanlık”tan kaçtıkça insanlığımızı da kaybettik.
İşte bu belgesel insanlığımızı nerede, neden, nasıl kaybettiğimizi de, onu yeniden nasıl kazanabileceğimizi de anlama yolunda bize rehber olabilir.
Unutmayın, hepi topu yüzde 5 farkla insanız.
Yüzde 95’imizle şempanze, goril, orangutanız.
Büyüklenmeyin, sizden büyük Allah da var;
Şempanze, goril, orangutan ve başka pek çok türle dopdolu maymunlar âlemi de var!..
 Tayfun Atay, Cumhuriyet, 11 Aralık 2017

28.1.17

Bir seküler ‘afyon’ olarak Acun ve Survivor

Tam da Survivor ve Acun Ilıcalı üzerinden dinbaz-totaliter siyaset erbabının popüler kültürle ilişkisini masaya yatıracaktım ki Acun’un “kankası” Rıdvan Dilmen’le başlayan “Referandum’da Evet” kampanyası, kurmaya çalıştığım tartışma sofrasının tuzu-biberi oldu.
Rıdvan, “Federasyon Başkanlığı”na yönelik hesaplarıyla da ilintili şekilde sahaya sürdü “Evet” topunu ve hemen Arda Turan’a aktardı. O da topu demarke vaziyetteki Burak Yılmaz’a indirdi! Oradan top, artık bir Acun Ilıcalı "yapıntısı" saymanın pek yanlış olmayacağı Murat Boz’a plase edilmiş görünüyor.
Melik Gökçek hiç vakit kaybetmeden, yaşına-başına da bakmadan inmiş sahaya ve hemen hakemle oynamaya başlayıp Ahmet Çakar’a seğirtmiş! Hakemlik mazisini karikatür bir şovmenliğe katık ettiği bilinen Ahmet Hoca’mız da tam bir “çakar çakmaz çakan çakmak” edasıyla “Evet” düdüğü çalarak Fatih Terim’i oyuna davet etmeye çalışıyor!..
Bakalım gerisi nasıl gelecek? Henüz Acun Ilıcalı’dan ses yok. Kampanyaya katıldığına dair basında not düşenler olduysa da bu tam olarak netleşmiş görünmüyor. Ona “Evet” topu atmışlar, ama henüz "oyun"a girmemiş gibi…
Gerçi bu, o kadar önemli değil. Acun, kuvvetle muhtemel ki yakın dostluk ve kişisel muhabbet içinde olduğu Tayyip Erdoğan’ı kırmayarak “Evet”çi kampta yer alacaktır.

***
 
Bunlar aslında en genel çerçevede AKP için hanidir başat sorun teşkil eden popüler kültürü “soğurma” mücadelesinde bir yeni aşamanın işaretleridir.
AKP, özellikle Gezi olaylarından bu yana kendisi açısından “fethedilememiş bir kale” olan popüler kültür alanında bir dolu yıldız isim aracılığıyla çalışma yürütüyor, operasyonlarda bulunuyor. Yukarıda zikredilenler, bunların başında gelenler…
Ama bana sorarsanız en tepeye gerek konumu, gerek kapasitesi, gerekse potansiyeli itibarıyla Acun Ilıcalı’yı yerleştirmek gerekir.
Çünkü Acun, bugün spordan müziğe kadar tüm bileşenleriyle birlikte Türkiye’de popüler kültürün şahikasıdır.
Ve buna bağlı olarak, dinbazlığın “yeni-normal” olarak topluma dayatıldığı AKP Türkiye’sinde Acun’un çok hayatî önemi vardır.

***
 
Acun, AKP patentli “Yeni Türkiye”nin laik/seküler bir yaşam çizgisinden tümüyle kopmadığı algısını özellikle sade vatandaş nezdinde besleyen bir aktör ve de faktör…
Daha önce defalarca değindik; popüler kültür, doğası gereği sekülerdir.
O yüzden “seküler bir yaşam çığlığı” olarak AKP’ye karşı patlayan Gezi olaylarında başı çeken unsurlardan biri, popüler kültür dünyası ve onun içinden figürlerdi.
AKP iktidarı, o süreçte popüler kültür karşısındaki zafiyetini fark etti. Ama popüler kültürü yok edemeyeceği için de fethetmek zorundaydı.
Bu süreçte, yukarıda vurguladığımız üzere Cumhurbaşkanı Erdoğan ile derin bir kişisel muhabbet içinde olduğu bilinen Acun Ilıcalı’nın farklı iki dünya arasında “arabulucu” rol üstlenmekte olduğunu ileri sürmek çok yanlış olmaz.
TV 8’in, “O Ses Türkiye”nin, Survivor’un bu memlekette hâlihazırda en önemli işlevi bu diye düşünmek de mümkün.
Denilebilir ki Acun, popüler kültür alanına bu iktidarın bayrağını dikecek bir “Ulubatlı Hasan”dır.

***
 
Malûm, laiklik “Yeni Türkiye”de artık bir norm olmaktan çıktı.
Yok oldu denemez, ama kıyıya itildi ve marjinalleştirildi.
Acun Ilıcalı, memleket havasına hâkim dinbaz-totaliter politik iklimde hâlâ bu ülkede seküler bir hayat tarzını sürdürerek yaşamak isteyenler açısından bir teselli, bir sığınak, bir “vaha” işlevi de taşıyor.
Evet, laiklik bağlamında o, “halkın afyonu”dur!..
Lise müfredatından evrim teorisini çıkardılar diye canınız mı sıkkın?
Akşam bir doz Survivor alınız!..
Anaokuluna giden kızınız dinbaz telkine maruz kalıp kapanmaya mı özendiriliyor?
Akşam bir doz Survivor alınız!..
TEOG sınavıyla çocuğunuzun karşısına imam-hatipten başka bir okul seçeneği çıkmamasından korkuyor, gelecek kaygısına mı kapılıyorsunuz?
Akşam bir doz Survivor alınız!..
İlkokul sıralarındaki çocuklara “cihat”, bir değer olarak aşılanıp “İdam isteriz” sloganları mı attırılıyor?
Akşam bir doz Survivor alınız!..
Başkanlık sistemi, Referandum ve sonrasında bir tek adam rejiminin dinbaz karanlığına gömüleceğiz diye uykularınız mı kaçıyor?..
Akşam bir doz Survivor alınız!..
Tayfun Atay, Cumhuriyet, 27 Ocak 2017

21.1.17

Muaviye’nin annesi Hz. Hamza’nın ciğerini yedi mi, çiğnedi mi?


Milli Eğitim Bakanlığı'nın yeni müfredat tasarısı neresinden tutsanız sadece elinizde kalmıyor, daha kötüsü elinize yapışıyor ve ancak kaleme-kâğıda davranarak elinizi kurtarıp rahatlayabiliyorsunuz!..

Dünkü Cumhuriyet'te Deniz Ülkütekin’in haberinde de Eğitim-İş Sendikası’nın taslakla ilgili raporundan pasajlar vardı. Bunlar arasında “Siyer”, yani “Hz. Muhammed’in Hayatı” dersi ile ilgili şu söylenenler, bir dolu düşünceyi kışkırttı kafamda:
“Yeni taslakta amaçlar eskisine oranla daha spesifiktir. Ayrıca dersin kapsamı genişletilmiş ve sahabe kavramı da dâhil edilmiştir. (…) İslâm inanç ve kültüründe sahabe kavramı ihtilaflı bir kavramdır. Yeni taslakta Emevi referanslı Sünni anlayışın sahabe görüşü esas alınmaktadır. Ancak sahabe kavramı adı altında tarih dışı bir sahabe düşünce ve inancı inşa edilmeye çalışılmaktadır. Söz gelimi, sahabe kavramı adı altında Muaviye de öğrencilere sevdirilmeye mi çalışılacak?”

Eğer böyleyse, “Dört Halife Devri”nden sonra İslâm tarihinde karşımıza çıkan Emeviler devleti ve kurucusu Muâviye bin Ebû Süfyan hakkında çocuklara aktarılacakların merakıyla ben bile böyle bir dersin takipçisi olabilirim!..

***
  Çünkü Emeviler’le “Cahiliye”, bir anlamda İslâm’dan rövanş almıştır.
Peygamber’in yeni dini tebliğine Mekke’de Ebû Süfyan liderliğinde en sert ve şedit direnci sergileyen Ümeyye Oğulları’nın İslâm’ın hayata geçmesiyle kaybettikleri iktidar, önce aynı soydan olan Hz. Osman’ın halifeliğiyle onlara yeniden göz kırptı. Ama esas Ebû Süfyan’ın oğlu Muâviye’nin liderliğinde Şam’da kurulan Emeviler devleti ile o iktidar yeniden ele geçirilmiştir.
Müfredatta, hem de Emeviliğe referansla “Siyer” dersi yer alacaksa eğer, mutlaka Muâviye’nin babası Ebû Süfyan’ın Mekke’nin Fethi’ne kadar müşrik ordularının başında Müslümanlara ve Peygamber’e nasıl şevkle kılıç salladığını da öğrenecektir çocuklar…
Tabii Muâviye’nin annesi Hind’in bilgisine de vâkıf olacaklardır.
Hani Ümeyye Oğulları önderliğinde Mekkeli müşriklere kaybedilen Uhud Savaşı’nda Hz. Hamza’yı sinsice öldürten sonra da onun göğsünü yarıp ciğerini çıkartan Hind binti Utbe!..
Hâlâ tartışılan konu şudur ki Muaviye’nin annesi Hind, Peygamber’in amcası Hz. Hamza’nın ciğerini yedi mi, yoksa sadece çiğnemekle yetinerek yutmadan ağzından çıkarıp attı mı?!
“Siyer” dersinde bu tartışmaya girilir mi girilmez mi, artık orası müderrislerin bileceği iş!..

***
  Ümeyye Oğulları, politeist (çoktanrıcı) Mekke’ye ve o dönemde “putların evi” konumundaki Kâbe’ye hâkim Kureyş kabilesinin en büyük ve kuvvetli boyuydu. İslâm’ın ortaya çıkış sürecinde hiçbir destekleri olmadı, aksine hayli köstek oldular.
Kureyş’in, Hz. Muhammed’in üyesi olduğu Hâşim Oğulları boyu ile düşmanlık, rekabet ve çatışmaları da Cahiliye döneminden miras olup İslâm’ın doğuşunda, sonrasında, özellikle Peygamber’in vefatını müteakip daha bariz sürmüş gitmiştir.
Emevi halifeliği ve devleti, işte bu anlamda hem Ümeyye Oğulları’nın iktidarının İslâmi kisve altında restorasyonu, hem de daha ciddisi, kabile “asabiyesi” (dayanışması) ve kabileler-arası çatışma anlamında “Cahiliye”nin İslâmî zemin ve iklimde hortlamasıdır!..

***
  İslâm, “siyasal antropoloji” açısından bakıldığında kabile siyasal örgütlenmesinden devlet siyasal örgütlenmesine geçişin “ideolojik” karşılığıdır.
Peygamber Muhammed, en tepede “Allah”ın bulunduğu, onun altında her kabilenin kendisine ait bir ikincil tanrı da edindiği Arap çoktanrıcılığını, kabile örgütlenmesini sosyal, ekonomik ve politik çerçevede aşkın bir devlet örgütlenmesine gidiş yolunda reforma uğrattı. “Panteon”un tepe noktasında yer alan Allah’ı, “tek bir Allah” tebliğ ederek tektanrıcı inancın öncüsü oldu.
Çok kabileden tek devlete, çok tanrıdan da tek tanrıya geçiş, kabile farklılıklarının da tek bir Allah’a kullukta buluşan “mümin kardeşliği”nde erimesini hedeflemekteydi.
Bu süreçte en çok kaybeden, o gün yaşanılan dünyada “kabileler/boylar arasında birinci” konumdaki Ümeyye Oğulları idi.
Onlar, Muâviye’yle ve “Emeviler” olarak bir anlamda İslâm’a kayıplarını telafi etmişlerdir.
Fakat, elbette Hâşim Oğulları’nın “rövanş”ı da Abbasiler’le gelecektir!..
Bunları da anlatırlar herhalde “Siyer” ve İslâm Tarihi derslerinde çocuklara, değil mi?!
 Tayfun Atay, Cumhuriyet, 20 Ocak 2017