ayrılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayrılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.12.08

Bayram sonuna ayrılık yazısı yakışır

HEMEN her kul gibi en çok ölümden korkarım. Herhalde insan yaşamaya doyamıyor.
İnancınız ne olursa olsun; ölümün ne olduğunu tam olarak bilememek de insanı rahatsız ediyor. İnsanoğlu tam bilemediği, tarif edemediği, emin olamadığı her şeyden korkar, en azından ürker.
Ben ayrıca yalnızlıktan da korkarım. Hayatta yalnız kalma fikri beni çok yorar.
Bu iki korkum nedeniyle Allah'a bana uzun ömür vermesi, ama ölümümün eşimin kollarında olması için niyaz ederim.
Yalnız kalmaktan korktuğum için ayrılmak fikri de bana kötü gözükür.

* * *

Bayramda sevdiklerimize kavuşmak bizleri sevince boğar.
Ama hayatta her şeyin bir sonu olduğu için bayram da biter, ayrılık vakti gelir çatar.
İstemesek de hayat şartları bizi ayrı köşelere fırlatmıştır.
Allah bağışlasın, iki oğlum var.
İkisi de benden ve analarından ayrı düştüler.
Gelecekleri zaman sevince gark olurum, ama giderlerken de içimdeki mahzun Cuniş'e çok acırım.
Bu bayram da öyle oldu.
Bir oğlumu hiç göremedim, diğeri geldi ve gitti.

* * *

Bir erkeğim ama biliyor ve kabul ediyorum ki "ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar!"
Onun içindir ki başımıza gelen kötü veya zor bir olayı bir arkadaşımıza anlatırken duygumuzu vurgulamak için "anamı ağlattılar" deriz.
Bu bayram da anaların bir kısmı gurbetteki evlatlarını, torunlarını bağırlarına bastılar.
Çocuklar da "ana evine" gitmek için aylarca önceden hesap kitap yaptılar.
Nedense "babamlara" değil de "anamlara" gitmek üzere hazırlandılar.
Analar da günler önce hazırlığa başladılar, evlatlarının sevdiği aşları, tatlıları pişirdiler. Çocuklarına birkaç güzel gün geçirtmek için bütçelerini zorladılar. Sonra heyecanla evlatlarını beklediler. Gelecekleri gün bir türlü geçmedi. Kavuşma saatinde beklenenden biraz gecikme olsa elleri yüreklerine gitti.
Sonra evlatlar geldi, analar-babalar onlara sarıldı. Mahalleli, evladı gelenlere "gözün aydın!" dedi.
Hep birlikte güzel günler, saatler yaşandı.

* * *

Ama ne var ki, sayılı günler her güzel şey gibi çabuk bitti. Ayrılık vakti geldi çattı.
Yolculuğun başlayacağı günün gecesi geçmek bilmedi. Ertesi gün evladı gidecek olan analar yatakta dönüp durdular, "Sen hálá uyumadın mı hanım?" diye soran babalar da esasında kendilerinin de uyuyamadıklarını beyan ettiler.
Sabah oldu, ayrılık vakti geldi çattı. Analar ellerine bir bakraç su aldılar, akar su gibi yolun açık olsun diye evlatlarının ardından döktüler. Ayrılmadan önce evlatlarına, torunlarına sarılarak onları bir güzel kokladılar. Dünyanın en güzel şeyi olan evlat-torun kokusunu önce içlerine sindirdiler, sonra zihinlerine kazıdılar.
İnsan özlediğinin kokusunu burnunda hisseder.
Analar evlatlarını üzmemek için yanlarında ağlamadılar, arkalarından ağladılar. Sonra "Allah günah yazmasın!" diye gözyaşlarını, varsa tülbentleriyle, yoksa bir mendille, o da yoksa ellerinin tersiyle sildiler. Babalar ise dik durmaya çalıştılar.

* * *

Ancak, burada ilan ediyorum.
Babalar da giden evlatlarına ağlarlar, sadece göstermezler!
Cüneyt ÜLSEVER, Hurriyet, 14.12.2008

13.7.08

Paspas gitmiş...

HER yaz Cunda’ya geldiğimizde onu evin arka kapısındaki paspasın üzerinde bizi beklerken bulmuştuk.

Tam altı yıl...

O uzun kışları nasıl geçirirdi, ne yer ne içerdi, o nasıl sabır ve sadakatti, biz hiçbirisini bilemezdik.

Bir defasında Paspas’ın bu vefasını yazmıştım. Kanal-B, Paspas’ın çekimini yapıp yayınlamıştı.

Her sonbahar ayrıldık ondan.

Eylül gelip terastaki sandalyeler içeri alındığında, panjurlar kapatıldığında, Paspas ayrılık vaktinin geldiğini anlar, bahçedeki çiçeklerin arasına sinip bizi izler, sonra kimseye gözükmeden ortadan kaybolurdu.

Belli ki o da bizim gibi ayrılıklara dayanamıyordu.

Ama Hayrettin, onun birkaç gün sonra dönüp geldiğini, bütün kış o paspasın üzerinde bizi beklediğini anlatırdı.

Bir defasında tam iki yaz gelememiştik Cunda’ya.

Döndüğümüzde Paspas, arka kapının önündeki paspasın üzerindeydi.

Beklemekten yorgun, hasta, zayıflamıştı ama sanki iki yıl değil de iki saat beklemiş gibi kalkmış, kuyruğunu bayrak gibi sallaya sallaya açılan kapıdan bizden önce girmişti içeriye.

*

Bu sene geldik, Paspas yok...

O olmadan kapıları açmak istemedik.

Uzun süre seslendik, sağa-sola baktık, bütün komşu bahçeleri aradık.

Su tası, yarısı yenilmiş yemek kabı, üzerinde bizi beklediği paspası orada duruyordu, ama kendisi yoktu.

Andree günlerce ağlaya ağlaya sokakları gezdi. Herkese sordu Paspas’ı. Ona benzetilen her kediye gidip baktı, o değil...

Kimi geceler arka taraftan gelen bir kedi sesi ile koştuk bahçeye.

Bence hayatta olsaydı, o paspasının üzerinde olacaktı... Ama yine de başına ne geldiğini asla bilemeyiz.

Bildiğimiz:

Paspas gitmiş...

Biz ona terk edilişin hüznünü yaşatmıştık.

Bu sefer sıra bizdeydi...

*

Ama asıl Paspas bize ne çok şey öğretmişti.

Çoğu insanda olmayan vefanın, sadakatin ve sabrın, küçük bir canlıdaki boyutlarını... Su tasını, yemek kabını, altı sene üzerinde bize beklediği paspasını ve insanlara verdiği dersleri bırakmıştı bize...

Gitmişti Paspas...
Bekir Coqkun, Hurriyet, 13.07.2008