10.9.21

Mayın eşekleri

Muhalif-radikal tutumunu kaybetmiş entelektüel kesim toplumsal dönüşüm zamanlarında bocalar, kendi içinde bölünür ve her tüyü bir tele takılarak dağılır. Sağlam, geleneksel, fikrî yapısı istikrarlı bir entelijansiyanın olmadığı toplumlarda bu durum trajik boyutlar kazanır. Baskıcı iktidarlar toplumun tanıdığı entelektüelleri kolayca aldatırlar, yedeğe alırlar, onları kendi programlarına ikna ederek kullanırlar. Özgüvenini kaybetmiş entelijansiya benzeri gruplar siyasî iktidara çeşitli umutlarla ya da düpedüz maddî çıkar arayışıyla yaklaşırlar ve fena hâlde yedeklenirler. Kendilerini fazla önemsemek gibi bir hastalıktan mustariptirler. Siyasî iktidar bu zaafı kullanarak onları kendi propagandasına malzeme yapar.

Bizde de öyle olmuştur.

FETÖ’nün köklü toplumsal sorunlara çözüm getirdiğine inanmışlar, cemaat sofralarında çöplenmişler; Abant toplantılarında değerli zannettikleri fikirlerini açıklayarak sarı zarf içinde bir miktar hakkı huzur doları almışlar; “çözüm süreci”nin bir parçası olarak “âkil adam” olup şehir şehir dolaştırılmışlar; AKP gibi bir partinin Türkiye’ye batı tipi demokrasi getireceğini sanarak ona destek vermişler, ülke dışındaki bağlantılarını kullanarak hükümetin propagandasını yapmışlardır. Bunların bazıları gün akşam olunca hata yaptıklarını fark edip sessizce köşelerine çekilmişler ya da dürüstçe özeleştiri yapmışlardır.

Mesela âkil adamlardan Baskın Oran açık ve dürüst bir tutumla “çözüm süreci”nde siyasî iktidar tarafından “mayın eşeği” olarak kullanıldıklarını itiraf etmiştir.

AKP’nin “demokratik-tik” açılımını desteklemekle kalmayan, Birikim dergisinde siyasallaşmış İslâm ile  sol fikirler arasında “yeni dünya düzeni” içinde ve “demokrasi” temelinde bir buluşma noktası tespit ederek ideolojik bir “tarihsel uzlaşma” zemini oluşturmaya çalışan Murat Belge, Kemalizm’in tutmadığını iddia ederek sanırım biraz Şerif Mardin, biraz da Negri ve Hardt (“İmparatorluk” kitabını hatırlayalım) etkisiyle yeni bir kaynaşmış, gericilikle bağdaşmış bir yeni dönem analizi yaptıktan yıllar sonra, Saray rejiminin toplumu nasıl zehirlediğini, rüşvet, irtikap ve rezaletler içinde çatırdadığını görerek “Atatürkçülere yakınım” demiştir. (Bu arada Efendimiz’in “Medine Vesikası”nı demokratik sivil toplumun temel yasası olarak değerlendirip solcu gibi duran liberalleri etkileyen Ali Bulaç n’oldu?  Yoksa o da köşesine çekilmiş Nutuk mu okuyor?)

Sonra Nuray Mert… Bu değerli sosyolog kardeşimiz, “Atatürkçülük Türkiye’nin en başarılı sivil toplum hareketi oldu” gibi bir cümleyi telaffuz edivermiştir. Şöyle demiştir: “İktidar Atatürk sembolü etrafında sekülerlikle, cumhuriyet fikriyle, cumhuriyetin meşruiyetiyle kavga ettikçe, bu bir hayat tarzı, hem hayat tarzı hem dünya görüşünün ve bunu korumak için sergilenen tepkinin sembolü haline geldi. (…) Bu semboller etrafından sivil bir direniş doğdu, doğrusunu söylemek gerekirse…” Demek ki Mustafa Kemal sembolünün çevresinde sivil bir direniş doğmuş. Çok güzel…

AKP’nin ülkeye demokrasi getireceğini ümit eden, “çözüm süreci”ni hararetle desteklemekle kalmayan, bir PKK askerî birliğiyle  sahrada piyade yürüyüşüne de katılan gazeteci Hasan Cemal “Atatürk’ü de, laikliği de sevmeyen ‘tek adam’ın, Ayasofya’yı cami yapması şaşırtıcı değil ki…” dedikten sonra, Saray’ın tek adam rejimi kurmak istediğini, Atatürk’ü sevmediğini, laikliğe ve kadın-erkek eşitliğine karşı olduğunu, 1923’ten intikam almaya niyetlendiğini, Batı’ya sırtını, Doğu’ya yüzünü döndüğünü söylemiştir. Doğan Avcıoğlu’nu hatırlamış olabilir mi? Bilemiyoruz.

Bu tavır değişikliklerinin elbette etkileri olacaktır. Bu tip entelektüel şahsiyetlere sempati duyan tüyü bitmemiş genç akademisyenler farklı bir ışıkla aydınlanacaklar, söylemlerini ve kullandıkları terminolojiyi gözden geçireceklerdir.

Bu tavır değişikliğini nasıl karşılamalıyız?

Bence olumlu karşılamalıyız. Adam “Ben Atatürkçülere yakınım,” diyorsa, “Hayır sen Atatürkçü olamazsın, samimi değilsin, vakti zamanında şöyle demiştin” vs diyerek onu mahcup etmeye çalışmak doğru olmaz. “Buyurun, saflarımıza hoş geldin,” demek daha doğru olur. Bu tavır elbette kapsamlı özeleştiri talebini geçersiz kılmaz.  Bu kişilerin geçmişte söylediklerini, yazdıklarını ve yaptıklarını arada bir gündeme getirerek özeleştiri talep etmek boynumuzun borcudur. Asla unutmayız ve yeri geldikçe hatırlatırız.

Fakat siyasî iktidarın kendinden olmayanı kullanma yönsemesi büyük bir sorundur. Saray, her defasında kendinden olmayanı kullanmayı becermektedir.

Baskın Oran’ın mayın eşeği itirafında bulunurken, “Bize ölümüne saldırdılar” dediği ulusalcıları bile kullanmayı ve yedeklemeyi beceren bir Saray’la karşı karşıyayız. Bu ulusalcılar ansızın Sayın Saray’ın antiemperyalist olduğunu keşfetmişler, özellikle Rusya’yla birlikte Türkiye’nin Batı’dan kopmasının tek yolunun gelenekselleşmek olduğunu iddia etmişler ve nihayet “hepimiz aynı gemideyiz” diyerek Saray’a yanlamışlar, hatta bununla da yetinmeyerek söylemlerine hafiften bir Mustafa Kemal eleştirisi eklemişler, laiklik gibi kritik meselelerde düşük profil vermişlerdir. Böylece hem kendi varlıklarını maddi anlamda daha rahat koşullarda sürdürme imkânı bulmuşlar, hem de en geniş ulusalcı, Kemalist, hatta solcu kesimde bir tür Saray propagandasına alet olmuşlardır. Fakat bunlar mayın eşeği olamayacak kadar kurnazdırlar. En gerici görüşleri en devrimci tutumla üst perdeden savunmanın ustası olmuşlardır; her dönemde kendileri dışında herkesi “hain” ilan etmeyi becermişler, teorilerini politikalarına yedirerek sindirmişler, sonra çaktırmadan kusmuşlar ve hiçbir şey olmamış gibi davranarak yollarına devam etmişlerdir.

Bunların durumu solcu gibi duran liberallerin yanılgılarına kıyasla daha bilinçli/tehlikeli fakat bir o kadar da acıklıdır. Acıklıdır, çünkü kökü dışarıda bir analizi ve vahim bir fırsatçılığı, oportünizmi temel almaktadır. AKP’nin Yankee emperyalizmine yanladığını gördükçe çok daha acıklı bir fikrî sefalet içinde perişan olacakları anlaşılmaktadır. Kendileri de bu elim durumu anlamaya başlamışlardır. Nitekim Vatansever Doktor Doğu Perinçek, daha geçen gün, “Yargıtay açılışında yapılanlar din istismarıdır,” şeklinde bir çıkış yapmış, “7. yüzyıl kurallarıyla 21. yüzyılı yönetemezsiniz” gibi malumu ilan eden sözlerle yeni konumunun ilk tanzim atışlarını başlatmıştır. Bu yeni tavrı da elbette olumlu karşılıyoruz. Fakat yemezler!

“Yalancı çoban” masalını Türkiye’de ilkokul öğrencileri bile bilmektedir. Bunlar bu saatten sonra “Köy yanıyor,” deseler, kimse başını çevirip bakmaz. Emin olun, bunların Murat Belge’nin Atatürk’e yakın oluşu kadar bile inandırıcılıkları olmayacaktır. Nereden nereye geldiklerini, ne yaptıklarını asla unutmayız ve her zaman hatırlatırız.

Bütün bu hamurlar daha çok su kaldırır. Fakat Türkiye’de tutarlı ve sağlam bir entelijansiyanın olmadığı, özellikle solcu gibi duran liberal entelektüellerin ve hep “büyük güçler arasında yer alalım” özentisiyle tekerlenenlerin her fırtınada harman olup savruldukları gerçeği değişmez.

Pandemi kapanmasında sürekli çalışmayla geçen şu son iki yıl beni biraz yordu. Bu nedenle kısa bir tatil yapmam gerekiyor. Profesyonel ve meşhur köşe yazarlarının dediği gibi, “yıllık iznimin bir bölümünü kullanmak üzere…” bir iki yazıyı atlayacağım. Bölüm sona erdiğinde görüşmek üzere… 

Yavuz Alogan, Veryansın TV,  10 Eylül 2021


4.9.21

Liberal cehaletin U dönüşü

Ya bir yerlerden işaret geldi ya da 20 yıl sonra, gecikmeli de olsa, biraz olsun gerçekleri gördüler. Özeleştiri vermeden, “yetmez ama evet” dediklerini saklayarak, akil adamlar heyetinde olduklarını gizleyerek, iktidara verdikleri sınırsız desteği unutturmaya çalışarak, Atatürk’ü övüyorlar son günlerde. Cumhuriyet Devrimi’nin önemine, meşruiyetine, kazanımlarına, toplumdan aldığı büyük desteğe ilişkin yazılar yazıyorlar, demeçler veriyorlar.  

Şüphesiz yaşadıkları değişimde, Türkiye’de yaşanan son 20 yılın yanında, Afganistan’da yaşananların da etkisi var.  

Kimlerden mi bahsediyoruz? Elbette ikinci cumhuriyetçilerden, liberallerden, liberal solculardan, etnik ayrılıkçılara güzelleme yazıları yazanlardan, PKK terör örgütü liderinden aferin alanlardan, FETÖ terör örgütünü sivil toplum kuruluşu olarak alkışlayanlardan, Türkiye’ye demokrasi ve özgürlükleri siyasal İslamcıların getireceğini sananlardan, FETÖ’nün Abant toplantılarının müdavimlerinden...  

LİBERAL UTANMAZLIĞIN BOYUTLARI  

Geniş bir cephe oluşturuyorlar. Medyascope ve T24 sitelerinde görüyoruz sıklıkla. Birikim dergisi burada. Merdan Yanardağ’ın “Liberal İhanet” kitabında adını andıkları burada. Radikal ve Taraf gazetesi kadroları burada. Hikmet Çiçek’in “FETÖ’nün Solcuları” adlı eserinde ismini sıraladıkları burada. Türkle, Atatürk’le, Cumhuriyet Devrimi’yle, ulus devletle, yurttaş kimliğiyle sorunlu olanlar burada. Etnikçiliği sosyalizm, mezhepçiliği komünizm, sivil toplumculuğu Marksizm sananlar burada. Avrupa Birliği’nden demokrasi, ABD emperyalizmden özgürlük bekleyenler burada...  

Bu kadroda olup da son dönemde Atatürk ve Cumhuriyet Devrimi’ne ilişkin olumlu açıklamalar yapanlar arasında, geçmişte gazetemizde yöneticilik, yazarlık yapmış isimler de var. Aydınlanma bilgesi ustamız İlhan Selçuk; bu tipler için, “günahlarımız” derdi. Cahildirler. Sinsidirler. Çokturlar. Medyada, akademide, siyasette, meslek örgütlerinde, sendikalarda örgütlüdürler.  

Özeleştiri nedir bilmezler. Yanıldıklarını kabul etmezler. Çünkü cesaret ve erdem sahibi değildirler. Her devrin adamı olmayı yeğlerler. Turgut Özal’dan Erdal İnönü’ye, Cem Boyner’den Recep Tayyip Erdoğan’a dek, geniş bir yelpazede, güç kimdeyse onun yanına çöreklenmişlerdir. Bir yandan AKP, bir yandan CHP, bir yandan HDP, bir yandan ÖDP’de olmayı başarmışlardır. Ustamız Özdemir İnce’nin tabiriyle, bunlar, “ana rahmine haklı düşenlerdir”.  

Peki, yaşadıkları bu değişimin başka bir nedeni olabilir mi? İktidarın oylarındaki erimeyi mi gördüler? AKP sonrası döneme mi hazırlanıyorlar? “Kullanışlı aptal” olmanın artık para etmediğini, iktidar nimetlerinin kapandığını mı anladılar? Toplumdaki Atatürk sevgisini, Cumhuriyete bağlılığı, yönlendirmeye, dönüştürmeye mi çalışıyorlar? Muhalefet cephesinde daha fazla yer edinmeye, etnikçi kotasından, mezhepçi kompartımanından, liberal kontenjanından yararlanıp koltuk kapmaya mı çalışıyorlar?  

Evet, bu şıklardan biri, birkaçı veya hepsi olabilir. Bu tiplere karşı uyanık olmak gerekir.

 Barış Doster, Cumhuriyet, 4 Eylül 2021

17.8.21

Tiksindik!

“Size yazıklar olsun. Afganistan’a yaptıklarınız için utanın. Ne yaptığınızı anlamıyorum. Hepimizi elinizdeki bir piyon gibi kullanıyor musunuz? 

Sizden hiç ümidim kalmadı. Konuşmak istemiyorum çünkü konuşma zamanı bitti. İktidar sahibi erkekler, üstünde çok emek verdiğimiz her şeyi yıktılar. 

Afganistan’da bugün olanlar ülkeyi 200 yıl geriye götürecek. Ben bunun düzeldiğini göremeyeceğim…Gençler göç edecek. Ne bekliyorsunuz onlardan? Kalmalarını, yeniden savaşmalarını ve kaybetmelerini mi? 

Bana bunu tüm dünyaya söyleme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. 

Tiksindik!”

Bu sözler kadın hakları aktivisti Afgan Kadın Ağı’nın başındaki Seraj Mahbouba’ya ait. 

Bir televizyon programında ABD, AB ve diğer ülkelere mesajı sorulduğunda söyledikleri. 

Afganistan'ın Taliban yönetimine geçmesiyle, ülkedeki kadın ve çocukları ne tür bir cehennemin beklediğini, kendilerine söylenen yalanları, yıllardır uğraştıkları mücadelenin bir anda yok olup gitmesine duyulan isyan. 

15 yaşından büyük bekar kızların Taliban’a köle olarak ‘hediye edilmesi’ istenen,

Kadınların banka hesaplarına el konulduğu, sokağa çıkmalarının kısıtlandığı,

Kadınların Taliban geliyor diye burka almaya koşmak zorunda kaldığı, 

Okula gitmelerinin, çalışmalarının engelleneceği, 

Ülkede kadınların yaşadığına dair bütün izlerin silineceği, 

Tüm kuralların erkeklerin yarattığı gerici fanatik yasalara göre keyfi biçimde uygulanacağı karanlık bir rejimin başlangıcındaki imdat çığlığı… 

O çığlığın içinde yüzbinlerce askeriyle, pahalı savaş oyuncaklarıyla, stratejik ve somut çıkarlarıyla, kırılmaz bir kibir ve iflah olmaz bir basiretsizlik ile işgal kararı veren, bu savaşları yöneten, tepeden demokrasi indiriyorum derken, kıyım, yıkım ve kaos getiren erkek yöneticilere, ordulara, siyasetçilere haklı bir suçlama var. 

Batılı gazeteler Batı’nın Afganistan’daki 20 yıllık misyonunun çöktüğünü, Afganistan trajedisinde tarihin tekerrür ettiğini yazıyor. 

Tarih hep erkeklerin başlattığı savaşlarda kadınlar ve çocukların en önce yok edilmesi, kaosa yem edilmesi konusunda bir tekrar girdabıdır. 

Zengin Teksaslı bir erkeğin cihatçı bir erkeği yakalamak için başlattığı güya stratejik savaş, yıllardır milyonlarca insanın hayatını mahvetmeye devam ediyor. 

Bölgenin hakimi olmak, oradan diğer güçlere horozlanmak, milli onuru başkalarının kanıyla sağlamaya çalışmak, namluyu mağdura yöneltmek savaşçı erkeklerin geleneğidir. 

O erkekler ‘kurtarıcı’ olduklarını söyledikleri oranda tehdit oluştururlar. 

Şimdi aynı sözde kurtarıcılar politik ve mali olarak işlerine gelmediği için bir ülkeyi katliam ve kaosa terk ediyor. 

Taliban kendi inancını pekiştirmek, gözdağı vermek, hakimiyet kurmak için ilk önce kadınları yok etmek isteyecek.

Büyük bir insanlık suçu adım adım yaklaşıyor. 

Ve bunun sorumlusu savaşı hazırlayan, onaylayan, yöneten, alkış tutan, destek veren, somut çıkarlarını el üstünde tutan erkek iktidarlardır. 

Mahbouba’ya katılıyorum.

Tiksindik!

Elçin Poyraz, Cumhuriyet, 17 Ağustos 2021

14.6.20

Hortlayan sömürgecilik tarihinin hayaleti

Yıllar önce bir Hindistan yolculuğunda Nick Robins’in Doğu Hindistan Kumpanyası’nı (DHK) anlattığı Dünyayı Değiştiren Şirket adlı kitabını okumuştum.

Yazar, baş karargâhı vaktiyle bugünkü Londra Borsası’nın olduğu Leadenhall Sokağı’nda bulunan DHK’den geriye hiçbir iz kalmadığına dikkat çekiyor, tarih ve kültür mirasına önem atfeden bir kentte bunun acayipliğine işaret ediyordu.

DHK’nin tarihi Londra’dan neden silinmiş olabilir” sorusunun peşine düşen Robins, Hindistan’ın Büyük Britanya İmparatorluğu tarafından fethinin temellerini atan bu şirketin “serbest ticaret” adına, nasıl yağma, yolsuzluk ve bir sömürü düzeni kurduğunu hikâye ediyor, Adam Smith, John Stuart Mill, David Hume, Edmund Burke gibi önemli düşünce insanlarının bu düzenle nasıl iç içe geçtiğini anlatıyordu.

DHK, özetle sadece bir şirketin değil, bir düzenin adıydı ve tarihin tüm çakıl taşlarını özenle muhafaza eden bir ülkede, kuşbakışı panoramadan ayıklanıp bir şekilde yok edilmişti.


Heykel savaşları cephesi

Büyük Britanya İmparatorluğu’nun sömürgecilik düzeniyle örtüşen DHK’nin evet bugün izi kalmamış, ama sömürgeciliği inşa eden bireylerin heykellerinden tasarruf edilmemiş.

Edward Colston, Henry Dundas, Robert Clive, Robert Milligan, James Penny...

Bunların hepsi köle ticaretiyle nam salmış, adlarını şimdiye dek duymadığımız isimler.

İngiltere’nin dört bucağına heykelleri konulmuş, isimleri sokaklara verilmiş.

Köle tüccarı James Penny, Beatles’ları çıkaran Liverpool kentinde örneğin ünlü müzik grubunun -aynı isimdeki bir sokağın adından- Penny Lane şarkısına ilham olmuş.

Düne kadar Beatles’la özdeşleşen Penny Lane Sokağı’nın üstünde ne ki bundan böyle “Irkçı Lane” yazıyor...

Edinburgh kentindeki Robert Clive’ın heykeli de yok artık, yıkıldı.

Peki o kim? Doğu Hindistan Kumpanyası’nın lider bir yöneticisi.

Hemşerisi Clive gibi gene Kumpanyanın öncü isimlerinden olan Henry Dundas’ın Edinburg’a hâkim heykeli de “yıkılası heykeller” listesinde sayılıyor.

Ya Edward Colston kim? O da imparatorluğun Atlantik tarafında köle trafiğini yöneten bir tacir, 18. yüzyılda Amerika’ya 84 bin köle taşıyarak servetine servet katmış. Kazandığı paralarla kenti Bristol’u hastaneler, okullar, bakımevleri ile donatmış. Bristollular da bu hayırsever(!) yurttaşın heykelini inşa etmişler.

Colston’un heykeli de yok şimdi. Geçen hafta vaktiyle Bristol Limanı’ndan köle ticareti yaptığı Atlantik Okyanusu’nun sularına terk edildi...

Bugüne değin sade İngiliz kamuoyunun tanıdığı bu isimlerin yanında Churchill ve Cecil Rhodes gibi tarihe yön veren şahısların heykelleri de keza sallanıyor.

Londra’nın Parlamento Meydanı’ndaki Churchill heykeli öyle ki polis çemberiyle korunuyor.

Zambiya ve Zimbabwe’yi oluşturan eski Rodezya’nın mutlak hâkimi Cecil Rhodes’ın Oxford Üniversitesi’ndeki heykeli de bizzat, “alın şunu buradan!” baskısı altında.

Bunlar bir yazıya sığdırılabilecek isimlerden bazıları sadece...


Tarihin Floyd’la sınavı

Floyd’un ABD’de bir beyaz polis tarafından bir asfalt kenarında böcek gibi ezilerek öldürülmesinin ardından patlak veren ırkçılık karşıtı gösteriler, sırf ABD ile sınırlı kalmadı. Başta Britanya olmak üzere ırkçı geçmiş ve ırkçılıkla bağlantılı tüm ülkelere yayıldı.

Floyd’la özdeşleşen “Siyahların Yaşamı Önemlidir / Black Lives Matter” hareketi kabaran bir öfkeyle İngiltere’de bu şekilde 78 anıtı kara listeye aldı.

Bu öfkeden Beatles şarkılarına konu olan sokak isimlerinden tutun da Londra’da Churchill’le aynı meydanı paylaşan sömürgecilik karşıtı hareketlerin simgesi Gandhi heykeli dahi, (Güney Afrika döneminde siyahlara karşı “ırkçılık yapmış olduğu” gerekçesiyle) nasiplendi.

Heykellerin Talibanvari yöntemlerle alaşağı edilmesi benim hoşuma giden bir şey değil. Gandhi örneğinde de görüldüğü üzere, bu tahribatın nerede duracağı, nereye uzanacağı bilinmez.

Ama sömürgecilik geçmişiyle pervasız şekilde yüzleşmeyen ülkelerde de bu egzersizin şüphesiz eğitici bir yanı var.

18. yüzyıl köle tüccarı heykellerinin hâlâ örneğin Londra’nın ortasında işi ne?

Başkalarına tek parmak havada “tarihinizle yüzleşmelisiniz!” dersi verenler, görüyoruz ki kendi “bellek ödevlerini” yapmamış.

Ama hayat işte bazen çok garip.

Yirmi dolarlık sahte bir banknot gerekçesiyle öldürülen gariban bir siyah Amerikalı, Churchill’inden Gandhi’sine ve Boston’da kaidesi üzerinde kellesi uçurulan Kristof Kolomb’una kadar... Batı’nın sömürgecilik tarihini bugün imtihana çekiyor.

Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 14 Haziran 2020

6.5.20

Unutmadık...


Bir 6 Mayıs daha...

2.5.20

Kelime arama

Hiçbir insan ana dilinin bütün kelimelerini bilemez. Dil bilimcilerin dahi bilmediği kelimeler vardır. Benim mesleğim de Türk diliyle uğraşmak. Ama sık sık sözlüklere bakıp kelime ararım. Bazen anlamını bildiğimi sandığım bir kelimenin farklı anlamda olduğunu görürüm. Kelimenin alt anlamlarını bilmediğim veya hatırlayamadığım da çok olur.

Çeşitli mesleklerle ilgili terimlerin birçoğu sadece o meslekle uğraşanlar tarafından bilinir. Meslekî terimlerin bazıları da artık herkesin bildiği kelimeler hâline gelmiş olabilir. Yine de sözlüğe bakmaktan vazgeçmemek gerekir. Üstelik şimdi bir de genel ağ var. Genel ağda birçok sözlük ve ansiklopedi bulunuyor. Uzmanların veya meraklıların yazdığı yazılar da var. Dikkatli kullanmak şartıyla bunlara da bakılabilir.

Kendi kendimizi sansürlediğimiz bugünlerde ben de bir kavramı merak ettim. Acaba bir insanın kendi kusurlarını başkasına yüklemesine ne denir? Mesela bir insan çok yalan söylüyor ama yalancılığı asla kendine kondurmuyor; hep başkalarını yalancılıkla suçluyor. Yahut da bir insan çok kindar ama kindarlığı asla üstüne almıyor; daima hasımlarının kindar olduğunu iddia ediyor. Adam çok korkak ama hep başkalarına korkak diyor. Başka örnek vermeye gerek var mı? Anladınız. 

Psikiyatride veya psikolojide mutlaka bunun bir adı olmalı. İşte buldum, bu psikolojik bir arıza imiş ve adı da “psikolojik projeksiyon” imiş. Kavram için güzel bir Türkçe karşılık da bulunmuş: Yansıtma. Harika değil mi? Sizde psikolojik bir arıza var, ama bunu karşınızdakilere yansıtıyorsunuz. Kin ve nefretin âdeta mücessem bir örneğisiniz, ama hasımlarınızın kin ve nefretten beslendiğini iddia ediyorsunuz. “Yansıtma” hakikaten mükemmel bir karşılık olmuş. Kim bulduysa kutlamak lazım.

Terimi ararken bir bilgi daha edindim. Yansıtma, narsisizmin bir özelliğiymiş; yani genellikle narsist kişilerde bu bozukluk görülürmüş. Bunu öğrendikten sonra çevreme bir göz atayım dedim. Aman Allah’ım, neredeyse bütün kendini beğenmişler yansıtmacı. Adam hem benden büyük hiç kimse yok, diyor; hem de karşısındakini kibirli olmakla suçluyor. Pes vallahi diyorum ve başka kelimeler aramaya koyuluyorum. 

Hangi kelimeleri aramalıyım diye düşünürken bugünlerde kulağıma çok çalınan bir dizi kelime geldi önüme: Utanmaz, arsız, hayâsız, yüzsüz…

Evlere hapsedildiğimiz bugünlerde bu kelimeler nereden gelip kulağıma çalınıyor? Sosyal medya dedikleri bir şeyler var ya, oralardan kulaklara ve gözlere yol var. Bazı yollar sadece geliş, bazıları gidiş geliş. Benim sosyal medya ile de çok ilgim yok ama genel ağa sık sık giriyorum. Oradan benim kulaklarıma da birçok şeyler çalınıyor. Bir de telefonlar var tabii.

Utanmaz ve yüzsüz kelimeleri Türkçe kökenli. Diğer ikisi Arapçadan dilimize girmiş. Arsız’ın bütünü değil de kökü olan ar Arapça. Bu kök bugün sık kullanılmasa da ondan Türkçe eklerle türettiğimiz arsız, arlanmak, arlanmaz sık sık kullanılıyor. Bir de ar damarı çatlamak var.

Utanmak fiili çok eski. Kâşgarlı Mahmud’un 1072’de yazmaya başlayıp 1077’de bitirdiği Dîvânu Lugâti’t-Türk’te utanmak, utanç Oğuz lehçesine ait gösteriliyor. O zamanın ölçünlü (standart) Türkçesinde utanç için uvut, utanmak için uvutlanmak, uyadmak ve uyalmak fiilleri var. Bunlar aynı köke gitmeli ama nasıl? Bu sorunun cevabı elbette bir köşe yazısına sığmaz. Uygun da değil. Ama bugün yaşayan Türk lehçelerinin birçoğunda utanç için uyat kelimesinin kullanıldığını, bu kelimenin Anadolu’ya gelen Oğuz Türklerinde de başlangıçta bulunduğunu, sonradan unutulduğunu söyleyebilirim.

Yaşayan Türk lehçelerinin çoğunda utanç için uyat olunca tabii utanmaz için de uyatsız kullanılıyor. Yüzsüz, betsiz diyenler de var. Hani beti benzi attı, diyoruz ya işte oradaki bet, “yüz” anlamında diğer Türklerde kullanılıyor. Hatta “sayfa” için de bet diyorlar. Tabii betsiz veya Tatar Türklerinin söylediği gibi bitsiz de utanmaz demek oluyor. Tatarların, Özbeklerin, Kazakların ve diğer Türklerin de kulaklarına şu anda uyatsız, yüzsüz, betsiz kelimeleri çok çalınıyor mu bilmem.

Benim kulağıma nedense bütün tınılarıyla, vurgularıyla bu kelimeler çalınıyor: utanmaz, arlanmaz, yüzsüz, hayâsız. Sonra da dilimden diğer Türklerin kelimeleri dökülüyor: Uyatsız, betsiz. Başkurtlarınki de ilgi çekici: bithiz. Bir de Aşkabat, Türkmensahra, Merv gözümün önüne geliyor. Onların kullandığı kelime de dilimden dökülüveriyor: utançsız.
Yazıya bir de not düşmeliyim: Dikkat, bu bir dil yazısıdır! 
 Ahmet B. Ercilasun, Yeniçağ, 02 Mayıs 2020