Boş konuşarak çukurun dibini bulacağız!
Sevgili Okuyucular, günümüzde içeriği söze
feda etmiş, temcit pilavı gibi her gün dinlediğimiz tekerlemeler var.
Bunlar temelde sömürü ekonomisinin ve onun politik uzantısının
propaganda söylemleridir. Dünyanın her köşesinde, aynı nitelik ve amaçlı
bir beyin yıkama esperanto’su konuşuluyor. Bu çağdaş kapitalizmin dili.
Araçları temelde televizyon, radyo ve gazete. Adı M-E-D-Y-A
Bu
yazı tümel bir değerlendirmedir. Her gazete ya da yazarı dışlamıyor.
Haftada bir kez bile olsa, uzun yıllar bir dergi yazarı olduğum ve
dünyanın hali üzerinde gözlem ve yorumlar yazdığım için dünya ve yerli
medyayı izlemek gereğini duyuyordum. Hepsini okuma olanağım olmayan
yazıları kesip yıllarca dosyaladım. Bunlar birkaç lisanda binlerce kupür
oldu. Tasnif edildi. Hatırı sayılır bir alan işgal ettiler.
Bundan on ay kadar önce, başta bizimkiler olmak üzere, dünya
medyasının sadece boşa, sanki önceden belirlenmiş çerçeveleri güncel
olarak doldurmakla mekanik bir etkinlik yaptığına inandım. İzlediğim
yabancı dergi ve gazeteleri bıraktım. Aldığım iki Türkçe gazeteyi almaya
devam ettim, fakat okumayı da bıraktım. Televizyonları zaten
dinlemiyordum. Nihayet o kadar emekle biriktirdiğim kupürlerin de,
bazılarını seçtikten sonra, binlercesini çöpe attım. Genelde medya ile
ilgimi kestim.
Montaigne ‘Denemeler’ adlı ünlü yapıtının üçüncü cildinin başında
İ.Ö. 2. yüzyılda yaşamış Romalı komik şair Publius Terentius’un bir
dizesini koymuş. Şair bir adam tanımlıyor:
“Bu adam bu kadar saçmayı yazmak için amma çaba sarfetmiş.” diyen bir dize.
Ben de medyada aynı şeylerin yinelenmesini gördükçe aynı hislere
kapıldığım için evi bu fazlalıklardan temizledim. İçi boş ve giderek
içeriği kötüleşen bir karabasan söylemi! Ve onu yineleyip duran haber ve
yorumlar. Çok haber hiç haberle neredeyse eşit oldu.
İnsanların dünyayı çöplük haline getirmelerini bilgi olarak algılamak
insan aklına yakışmıyor. Gerçi her gün insanları başına uygarlık dışı
bildik felaketler geliyor: Savaş, cinayet, yolsuzluk, çirkinlik,
plansızlık, vurdumduymazlık, seks ticareti, ticarileşmiş spor. Dünyanın
her köşesinde çürümüş bir yaşamın sürüp gittiğini kafamıza kakıyorlar.
İnsanın entelektüel gücü bunları izleyip anımsamaya yetmiyor.
Duygularımız da bu kadar kara habere dayanamıyor. Çağdaş kurumsal
propagandanın amacı bu pisliği örtme tekniklerini geliştirmek üzerine
kurulu.
Bu kötümserliğin yaygın olduğunu neredeyse bütün yaşamım boyunca
biliyorum. Büyük çoğunluğun tepkisi, cehalete dayalı olarak zaten fazla
değildi. Fakat medyaya ilişkin şikâyetin 19.yüzyıl ortalarında
başladığını yeni öğrendim. Bugünlerde çok gözde olan İngiliz
yazarlarından Alain de Bolton ‘The News, A User’s Manuel (Haberler,
Kullanıcı için Elkitabı) adlı yapıtında (2014) ünlü Fransız yazarı
Gustave Flaubert’in kütle gazeteciliğinin başladığı 1850’lerde
gazetelerin saçma sapan şeyler yazdığından söz etmiş. Demek 160 yıllık
bir tarihi var. Fakat insanların daha akıllı ve dengeli olduklarına
ilişkin bir işaret yok. Giderek çok bilgi hiç bilgiye mi dönüştü? Halka
ulaşan bilgiyi kim seçiyor? Kanımca bilgi verenin amacı para kazanmak
olunca, çağdaş medya saçma üretiyor. Toplum da aptallaşıyor.
Büyük kalabalıkların bu mekanizmaları sorgulayacakları bir zaman gelecek mi?
Medya sadece cehalet ve vurdumduymazlığı yayıyor. Gazetede bir
milyarlık kâr ilanı, yanında bir cinayet, onun yanında güzellik
yarışması aynı sütun ya da sayfada. Çağdaş dünyanın sunduğu yaşamsal ve
temelde yalancı çevrenin toplumun yaşadığı çevre ile ilişkisi yok. Biz
hiç Türk’e benzemeyen şık bir ailenin oturduğu lüks apartman katını
kaldırımsız dar bir gecekondulaşmış apartmanın karanlık odasında oturan
seyircilere sunduğumuz zaman insanı gerçekten kandırıyor muyuz? Yoksa
uyutuyor muyuz?
Politik klişeler, hangi yönden gelirse gelsin, aynı olaydan söz
ediyor. Kaldı ki yalan olmasa da yinelene yinelene her şey sonunda halkı
bıktırıp vurdum duymaz yapıyor. İnsanları aptallaştıran moda, politika,
tüketim, ulaşım haberleri dünyanın sadece küçük bir bölümünün varlığını
yansıtıyor: Ama insanlar çaresizlik içinde, her haberi bir masal gibi
dinliyorlar. Hayallerinde, kendilerine ait olmayan bir dünyanın parçası
oluyorlar. Her şeyi gazeteden öğrenen ve her habere doğru diye bakan bir
cahil için gazete neredeyse güncel şeriat kitabına dönüşüyor.
Geniş toplum katlarının olumsuz tepkisi kafalarını duvara vurdukları
zaman patlıyor. Dünyanın sorunları toplumları zorluyor. Medyanın aç,
işsiz, korkan insanları sözle uyutamayacağı sınırlara olasılıkla
ulaşıyoruz.
Küçükken Grimm’den okuduğum bir Alman halk masalı vardı: “Fareli
Köyün Kavalcısı”. Hatırladığım kadarıyla, bir köyü farelerin baskınından
kurtarmak için kaval çalan onlara yardım etmiş. Fareler kavalcının
arkasına dizilip, biri dışında, nehirde boğulmuşlardı. Bu hikâyenin sonu
daha değişik. Köylü parasını tam vermediği için kavalcı köyün
çocuklarını da kavalıyla büyüleyip arkasına dizmişti. Bunu medyanın
kavalcı, halkın fare rolünde olduğunu anlatan bir metafor olarak
anımsadım.
Bu durumun ilginç bir özelliği var, kavalcılar da fareler de birlikte boğulacak!AKLIMIZ BAZEN DURUYOR MU?
Sevgili okuyucular,
İnsanların cahilliği bilginin hazmedilemez çokluğundan, parça parça
oluşundan, amaçsız, sınıflanmamış olmasından kaynaklanıyor. Toplumun her
katı anlamadığı, yaşamına uygulayamadığı, teknolojik, ideolojik, yamru
yumru bilgi sağanağı altında, korunma olanağı olmadan yaşamını
sürdürmeye çalışıyor
Bu aptal davranışlar, aklıyla övünen insanın özel bir durumu mudur?
Aklımız bazen duruyor mu? Dante cehenneme giden kibirli insanlardan söz
eder. Kibirli adam kendi aklından başkasına güvenmeyen zorbalar olmalı.
Küçük görmek ya da büyüklük taslamak ve bu tavırlardan başlayan zorbalık
biçimine bürününce Dante’nin cehennemini boyluyorsunuz.
Oysa bütün bu bilge tavsiyelerin neredeyse insanlık tarihi kadar uzun
bir geçmişi var. Akıl dirhemle kullanılacak bir şey. Çabuk köpürüp
sarhoş yapan bir içki gibi. Çinli, Hintli, Müslüman tarihinin bütün
akıllı insanları bunu yinelemişler. Müslümanların iyi bildiği ve annemin
söyeyip durduğu “Hayr el-umur evsatuha” bir davranış formülü idi.
‘İşlerin hayırlısı orta yol,’ anlamına gelir. İtidal, hoşgörü,
tutarlılık, ve bunların gerektirdiği sabır, israf etmemek, gösteriş
yapmamak. Bunlar insanlık tarihini neredeyse her aşamasında dile
getilmiş erdemler. Bu davranışlara insanları severek, hor görmeden,
acıyarak ve bağışlayarak ulaşıyorsunuz.
Gazetelerin sayfalarında, televizyon ekranlarında, politikacıların,
hatta din adamlarının sözlerinde, birbirlerini kafasını kesen, eşlerini
öldüren, herkesi düşman ilan eden söz ve söylemlerde bunlara rastlıyor
musunuz? Hatta alışveriş bile bir savaş ortamı değil mi?
Daha çok tüket, başarmak için ne yaparsan yap, para kazan, hakaret
et, boynunu kes, gözünü çıkar, vur öldür diyen bir öğretiyi kim nerede
öğretiyor? Bunun farkına varmadan kurbanı olan cahiller hangi ortamda
yetişiyor? Bunu sorgulamayan adamlar hangi uygarlığın mensuplarıdır?
Bütün bunların açılan okullar, yükselen Türk toplumu ile ilişkileri hangi kanallardan geçiyor?
Doğan Kuban, Bilim Teknik, 06 Şubat 2015 Cuma