Doğan Kuban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğan Kuban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.7.15

İslamlaşma tarihimizle derin bir hesaplaşma

Batı’nın sistematik çabalarıyla İslam ülkeleri büyük felaketlere uğradılar. Türkiye her alanda dengesini yitirdi ve akıl dışı semptomlar sergiliyor. Paraya odaklı yozlaşma çöküntü getirdi. Gerçi dünya bütünüyle çürümüyor. Sağlam kalan bir dokusu, yaşama direnci var. Herkes namussuz değil, kimi dış kimi iç kaynaklı, toplumu yozlaştıran virüsler var.
Türklerin İslamlığı ile başlayan tarihle hesaplaşmamız gerek. Çünkü toplumu yozlaştıran düşüncelerin çoğu uydurma, politik amaçlı tarih yorumlarından kaynaklanıyor. İslam’ın iki kökeni var: Kuran ve Türk diliyle yorumlanmış İslami doğmanın özümsenme süreci. Bu yorumlar homojen değildir ve kendi iç dinamikleri ile değil, dünya ile etkileşim sonucunda değişiyorlar. Tarihimiz de bunun en iyi bilinen görüntüsü, Bizans ikonoklast akımından aktarılmış olan resim yasağı. Abdülmecit devlet dairelerine resmini astırmak istediği zaman tepki gördü. Bugün politikacılar duvarları resimleriyle dolduruyor, heykel yıkıyor, köpek ya da karpuz heykeli yapıyorlar. Bu, toplumun kültürel yozlaşmasını ve dini doğmayı değiştiren etkenlerin yabancı kökenini gösteriyor.
Batı da yozlaşıyor. Batı etkisi bir bütündür. Pazardan sebze alır gibi, bu iyi bu kötü diye seçmiyoruz, tümünü ithal ediyoruz. Güzel sanatlar okulu, konservatuar açmak zorundasınız. Dersleri İngilizce yapıyorsunuz, futbol var ama Batı musikisi yok, foto var ama resim yok, hıyar heykeli var ama insan heykeli yok demek saçmalamaktır. Bir resim, yılda on kişi öldüren Mercedes’ten daha önemlidir. Bir heykel bir füze’den, büyük musiki yapıtı da atom bombasından daha önemlidir. Bu değer yargılarını şaşırırsanız, teknoloji ithal etseniz de elinizde kalır.
Gelecek için Türkiye’nin sorunu, silah müşterisi olmak yerine, evrensel bilim ve sanatın gelişmesine katılabilmektir. İslam dünyasını yıkan gericiliğin kökü kendimizde değil, cehaletimizi istismar eden Batı politikasının başının altındadır.


TARİHİN İLK ÇEVİRİ ÖRGÜTLENMESİ
İslam’ın iki dönemini iyi tanımlamak gerekir. İlk aşaması Avrupa Ortaçağına 12. yüzyıldan başlayarak etkili olan, Avrupa rönesansının da bileşenlerinden biri olan Abbasi rönesansı ile sonlandı. Buna rönesans denmesi yanlış olmaz. Çünkü Avrupa’dan önce, Yunan, Hellenistik ve Roma kaynaklarının çevirisi üzerine kurulmuştur.

Erken İslam, İran, Hellenistik, Yakın Doğu ve Doğu Roma ülkelerini fethederek İslam inancını yaydığı dönemde, gelişen kültürünü Yunan-Roma kültürüne dayamıştır. Bütün İslam fetihleri Hellenistik imparatorluklar, Roma İmparatorluğu ve Eski İran İmparatorluklarının toprakları idi. Harunreşid ve oğlu El_Memun’dan başlayarak, sistematik olarak bütün bu kültür alanlarının ürettiği yapıtlar Bağdat’ta Arapçaya çevrildi.
Bu, dünya tarihinin en büyük sistematik çeviri örgütlenmesidir ve İslam kültüründe gerçek çizgisini gösterir. Bu çeviri etkinliği çerçevesinde İslam Bilim ve Felsefesi gelişmiş ve 12-13 yüzyıllara kadar etkili olmuş, İspanya’ya egemen olan İslam kanalı ile de Ortaçağdan sonra 16. yüzyıla kadar Avrupa’da etkili olmuştur.
İslam Tarihinin ikinci aşaması, Türklerin, İran ve giderek Yakındoğu fetihleri dönemidir. Karahanlıların ve Gaznelilerin Orta Asya’ya egemen olmalarından sonra Selçukluların 11. yüzyıl ortalarından başlayarak Anadolu ve Yakındoğu fetihleri ve İran’da güçlenen Şiilik, Arap İslam’ının, Abbasi döneminin tersine, koyu bir dogmatizme dönmesine neden olmuştu, bu da Abbasi döneminin Antik düşünceye açılımının sonu olmuştu.

ARAP SÜNNİLİĞİ GELİP YERLEŞİYOR...
Fakat Sünni Arap, çeşitli şeri yorumlarla Kuran’da olmayan yasaklar uydurmuştur. Türkler Hoca Ahmet Yesevi’nin irşatlarıyla Müslüman olmaya başladıkları zaman, Horasan Şii idi. İlk Türk tarikatları, Bektaşiler, Anadolu abdalları, Babai isyanlarını çıkaranlar Şiilikle Şamanizm’i birbirine karıştıran bu Alevi tarikatları oldu.

Hacı Bektaş, Osmanlı döneminde en etkili Türkmen babası idi. Orhan Bey zamanında esir edilen çocuklarından ilk devşirme askerlerin ruhani lideri olarak Hacı Bektaş uygun bulunmuştu. Ertuğrul’un ailesi de Ahilerle ve Babailerle yakın ilişki içinde idiler. Onlar da Horasan kökenliydi. İran Selçuklularına karşı baş kaldıranlar Şaman geleneğini sürdüren babalardı. Bunların etkisi Constantinopolis’in fethine kadar sürdü.

Cami ve medreselerden önce, Osmanlı döneminde Ahi zaviyeleri açıldı. Yıldırım döneminden başlayarak zaviyelerle birlikte Cami ve medreseler yapılmaya başlandı. Fetihten sonra ise zaviye yapısı ortadan kalktı, yine de Yavuz Selim dönemine kadar Osmanlı ailesinin Alevilerle ilişkisi sürdü. Bu ilişkinin kopmasına neden olan Yavuz’la Şah İsmail arasındaki savaştır. İran etkisinde Şii Türkmenlere karşı Osmanlılar Arap Sünniliğini kendilerine destek aldılar. İstanbul’da Ahi zaviyesi yoktur. Böylece İstanbul Arap sünniliğinin önemli bir merkezi oldu.

VE BİLİME SANATA KAPI KAPANIYOR: SÖMÜRGELEŞME DÖNEMİ
Fakat 15. yüzyıldaki bu yeni gelişim, kendisi ile birlikte Abbasi açılımına son darbeyi vurdu. Osmanlılar Abbasi Rönesansı’nın bilim ve felsefedeki açılımlarına kapıyı kapadılar. Bir yandan Avrupa’yı hatta İtalya’yı tehdit ederken, Rönesans’ın Avrupa’ya getirdiği düşünsel, sanatsal ve felsefi olanakları dışladılar.
Sonuç sadece İmparatorluğun yıkılması değil, Türkiye’nin geri kalmış eğitimi ve teknolojisinin de nedenidir. Kurtuluş Savaşı sonrası açılımı ise, 1945 sonrası Batı politikasının Ortadoğu politikaları nedeniyle baltalanmış ve bugünkü kültürel ve politik kara çukura düşülmüştür. Batının ve ona eşdeş olan Hıristiyanlığın İslam dünyasına seçtiği gelecek, Ortaçağ’da planlanmış bir sömürge statüsüdür. İslam ülkelerinin bu tuzağa düşmüş olması, 18.-20. yüzyıl sömürgeleşmesinin sonucudur. Sömürge olmaktan kurtulmuş görünseler de, Batı ile ekonomik ilişkileri, daha incelmiş sömürü politikalarıyla sürmektedir.
Yeni dünya koşullarında Doğu Asya’nın kazandığı yeni küresel statü Avrupa ve Amerika’nın politikalarında değişiklik yaptı, fakat küresel egemenlik liderliğini kaptırmamak isteyen Amerika’nın İslam ülkelerini kendi patronluğu altında tutmak istediği açıktır.
Eğer hâlâ anlaşılmamışsa, bu İslam ülkelerinin kaygısızlar, aptallar ya da ortaklar tarafından idare edildiğini düşünmek gerekir. Neredeyse Ortaçağ’dan bu yana süren bu egemenlik savaşını Müslümanların anlamamış olmaları, hâlâ çok ilkel, 11. yüzyıldan bile geri bir düşünce seviyesinde yaşayan kalabalıklar olduğunu kanıtlıyor.

İSLAMI SEVİNDİREN BATININ CİCİ-BİCİLERİ
Cahil halklar, gelişmişlik tekerlemeleri ve teknolojik oyuncaklarla aldatılıyorlar. Kolay aldanacak kadar az gelişmişler. Otomobil, televizyon, ve telefon sahibi olunca yeni oyuncak verilen çocuklar gibi ağlamayı kesip susuyorlar. Kardeşleriyle kavga ediyor ve küçük, yapay ordular ve hayallerle İslam devletleri kuruyorlar. Bütün İslam dünyası yeni İslam mücahidlerinin eline geçse, dünya karşısındaki statüleri daha mı güçlü olur? İsrail’i ortadan kaldırabilirler mi? Yoksa tümel olarak yeniden sömürge mi olurlar?
İslam toplumlarını bu çırpınma ortamında tutmanın en güzel aracı silah satmak, parçalamaktır. Cehalet, entelektüel cılızlık ve gelişmemişliği, parçalanmışlığı ayakta tutmaktır. Ben de Hıristiyan ve Batılı olsam daha iyi bir yöntem bulamazdım. IŞİD ve El Nusra yeni bir devlet kurarlarsa Suudi Arabistan saltanatı ayakta kalmak için ne yapar?
Türkiye Ortaçağ kalıntısı kurumlara karşı çağdaş kurumlaşmayı gerçekleştirmek zorundadır, bu bilimselleşmektir, bunu Uzakdoğu gerçekleştirdi. Her ülkenin stratejisi farklı olmak zorunda.
Bizim de şansımız var. Çünkü o yola 1923’de girdik. Kısa zamanda çok yol aldık.
 Doğan Kuban, Cumhuriyet, 19 Haziran 2015 Cuma

6.2.15

Boş konuşarak çukurun dibini bulacağız!

Sevgili Okuyucular, günümüzde içeriği söze feda etmiş, temcit pilavı gibi her gün dinlediğimiz tekerlemeler var. Bunlar temelde sömürü ekonomisinin ve onun politik uzantısının propaganda söylemleridir. Dünyanın her köşesinde, aynı nitelik ve amaçlı bir beyin yıkama esperanto’su konuşuluyor. Bu çağdaş kapitalizmin dili. Araçları temelde televizyon, radyo ve gazete. Adı M-E-D-Y-A Bu yazı tümel bir değerlendirmedir. Her gazete ya da yazarı dışlamıyor. Haftada bir kez bile olsa, uzun yıllar bir dergi yazarı olduğum ve dünyanın hali üzerinde gözlem ve yorumlar yazdığım için dünya ve yerli medyayı izlemek gereğini duyuyordum. Hepsini okuma olanağım olmayan yazıları kesip yıllarca dosyaladım. Bunlar birkaç lisanda binlerce kupür oldu. Tasnif edildi. Hatırı sayılır bir alan işgal ettiler.
Bundan on ay kadar önce, başta bizimkiler olmak üzere, dünya medyasının sadece boşa, sanki önceden belirlenmiş çerçeveleri güncel olarak doldurmakla mekanik bir etkinlik yaptığına inandım. İzlediğim yabancı dergi ve gazeteleri bıraktım. Aldığım iki Türkçe gazeteyi almaya devam ettim, fakat okumayı da bıraktım. Televizyonları zaten dinlemiyordum. Nihayet o kadar emekle biriktirdiğim kupürlerin de, bazılarını seçtikten sonra, binlercesini çöpe attım. Genelde medya ile ilgimi kestim.
Montaigne ‘Denemeler’ adlı ünlü yapıtının üçüncü cildinin başında İ.Ö. 2. yüzyılda yaşamış Romalı komik şair Publius Terentius’un bir dizesini koymuş. Şair bir adam tanımlıyor:
“Bu adam bu kadar saçmayı yazmak için amma çaba sarfetmiş.” diyen bir dize.
Ben de medyada aynı şeylerin yinelenmesini gördükçe aynı hislere kapıldığım için evi bu fazlalıklardan temizledim. İçi boş ve giderek içeriği kötüleşen bir karabasan söylemi! Ve onu yineleyip duran haber ve yorumlar. Çok haber hiç haberle neredeyse eşit oldu.

ÇÖPLÜK BİLGİ OLABİLİR Mİ?
İnsanların dünyayı çöplük haline getirmelerini bilgi olarak algılamak insan aklına yakışmıyor. Gerçi her gün insanları başına uygarlık dışı bildik felaketler geliyor: Savaş, cinayet, yolsuzluk, çirkinlik, plansızlık, vurdumduymazlık, seks ticareti, ticarileşmiş spor. Dünyanın her köşesinde çürümüş bir yaşamın sürüp gittiğini kafamıza kakıyorlar. İnsanın entelektüel gücü bunları izleyip anımsamaya yetmiyor. Duygularımız da bu kadar kara habere dayanamıyor. Çağdaş kurumsal propagandanın amacı bu pisliği örtme tekniklerini geliştirmek üzerine kurulu.
Bu kötümserliğin yaygın olduğunu neredeyse bütün yaşamım boyunca biliyorum. Büyük çoğunluğun tepkisi, cehalete dayalı olarak zaten fazla değildi. Fakat medyaya ilişkin şikâyetin 19.yüzyıl ortalarında başladığını yeni öğrendim. Bugünlerde çok gözde olan İngiliz yazarlarından Alain de Bolton ‘The News, A User’s Manuel (Haberler, Kullanıcı için Elkitabı) adlı yapıtında (2014) ünlü Fransız yazarı Gustave Flaubert’in kütle gazeteciliğinin başladığı 1850’lerde gazetelerin saçma sapan şeyler yazdığından söz etmiş. Demek 160 yıllık bir tarihi var. Fakat insanların daha akıllı ve dengeli olduklarına ilişkin bir işaret yok. Giderek çok bilgi hiç bilgiye mi dönüştü? Halka ulaşan bilgiyi kim seçiyor? Kanımca bilgi verenin amacı para kazanmak olunca, çağdaş medya saçma üretiyor. Toplum da aptallaşıyor.

BÜYÜK KİTLELER NE ZAMAN SORGULAYACAK
Büyük kalabalıkların bu mekanizmaları sorgulayacakları bir zaman gelecek mi?
Medya sadece cehalet ve vurdumduymazlığı yayıyor. Gazetede bir milyarlık kâr ilanı, yanında bir cinayet, onun yanında güzellik yarışması aynı sütun ya da sayfada. Çağdaş dünyanın sunduğu yaşamsal ve temelde yalancı çevrenin toplumun yaşadığı çevre ile ilişkisi yok. Biz hiç Türk’e benzemeyen şık bir ailenin oturduğu lüks apartman katını kaldırımsız dar bir gecekondulaşmış apartmanın karanlık odasında oturan seyircilere sunduğumuz zaman insanı gerçekten kandırıyor muyuz? Yoksa uyutuyor muyuz?
Politik klişeler, hangi yönden gelirse gelsin, aynı olaydan söz ediyor. Kaldı ki yalan olmasa da yinelene yinelene her şey sonunda halkı bıktırıp vurdum duymaz yapıyor. İnsanları aptallaştıran moda, politika, tüketim, ulaşım haberleri dünyanın sadece küçük bir bölümünün varlığını yansıtıyor: Ama insanlar çaresizlik içinde, her haberi bir masal gibi dinliyorlar. Hayallerinde, kendilerine ait olmayan bir dünyanın parçası oluyorlar. Her şeyi gazeteden öğrenen ve her habere doğru diye bakan bir cahil için gazete neredeyse güncel şeriat kitabına dönüşüyor.
Geniş toplum katlarının olumsuz tepkisi kafalarını duvara vurdukları zaman patlıyor. Dünyanın sorunları toplumları zorluyor. Medyanın aç, işsiz, korkan insanları sözle uyutamayacağı sınırlara olasılıkla ulaşıyoruz.
Küçükken Grimm’den okuduğum bir Alman halk masalı vardı: “Fareli Köyün Kavalcısı”. Hatırladığım kadarıyla, bir köyü farelerin baskınından kurtarmak için kaval çalan onlara yardım etmiş. Fareler kavalcının arkasına dizilip, biri dışında, nehirde boğulmuşlardı. Bu hikâyenin sonu daha değişik. Köylü parasını tam vermediği için kavalcı köyün çocuklarını da kavalıyla büyüleyip arkasına dizmişti. Bunu medyanın kavalcı, halkın fare rolünde olduğunu anlatan bir metafor olarak anımsadım.
Bu durumun ilginç bir özelliği var, kavalcılar da fareler de birlikte boğulacak!

AKLIMIZ BAZEN DURUYOR MU?
Sevgili okuyucular,
İnsanların cahilliği bilginin hazmedilemez çokluğundan, parça parça oluşundan, amaçsız, sınıflanmamış olmasından kaynaklanıyor. Toplumun her katı anlamadığı, yaşamına uygulayamadığı, teknolojik, ideolojik, yamru yumru bilgi sağanağı altında, korunma olanağı olmadan yaşamını sürdürmeye çalışıyor
Bu aptal davranışlar, aklıyla övünen insanın özel bir durumu mudur? Aklımız bazen duruyor mu? Dante cehenneme giden kibirli insanlardan söz eder. Kibirli adam kendi aklından başkasına güvenmeyen zorbalar olmalı. Küçük görmek ya da büyüklük taslamak ve bu tavırlardan başlayan zorbalık biçimine bürününce Dante’nin cehennemini boyluyorsunuz.
Oysa bütün bu bilge tavsiyelerin neredeyse insanlık tarihi kadar uzun bir geçmişi var. Akıl dirhemle kullanılacak bir şey. Çabuk köpürüp sarhoş yapan bir içki gibi. Çinli, Hintli, Müslüman tarihinin bütün akıllı insanları bunu yinelemişler. Müslümanların iyi bildiği ve annemin söyeyip durduğu “Hayr el-umur evsatuha” bir davranış formülü idi. ‘İşlerin hayırlısı orta yol,’ anlamına gelir. İtidal, hoşgörü, tutarlılık, ve bunların gerektirdiği sabır, israf etmemek, gösteriş yapmamak. Bunlar insanlık tarihini neredeyse her aşamasında dile getilmiş erdemler. Bu davranışlara insanları severek, hor görmeden, acıyarak ve bağışlayarak ulaşıyorsunuz.
Gazetelerin sayfalarında, televizyon ekranlarında, politikacıların, hatta din adamlarının sözlerinde, birbirlerini kafasını kesen, eşlerini öldüren, herkesi düşman ilan eden söz ve söylemlerde bunlara rastlıyor musunuz? Hatta alışveriş bile bir savaş ortamı değil mi?
Daha çok tüket, başarmak için ne yaparsan yap, para kazan, hakaret et, boynunu kes, gözünü çıkar, vur öldür diyen bir öğretiyi kim nerede öğretiyor? Bunun farkına varmadan kurbanı olan cahiller hangi ortamda yetişiyor? Bunu sorgulamayan adamlar hangi uygarlığın mensuplarıdır? Bütün bunların açılan okullar, yükselen Türk toplumu ile ilişkileri hangi kanallardan geçiyor?

Doğan Kuban, Bilim Teknik, 06 Şubat 2015 Cuma