Çok acı bir espri
Tanıştırıyor...
.... Bey, kendisi doktordur...
“Çok memnun oldum” diyorum...
Doktor ekliyor: “Ama ben askeri doktorum, albayım, isterseniz bana partner olmayın. Neme lazım. Size bir zarar gelmesin.”
Gülüyoruz... Gülüyoruz. Ama o sözler beni bir türlü bırakmıyor... İçimde yankılanıyor... Yüzümdeki gülümseme, içimde mahcup bir acıya dönüşüyor... Bakın ne hale geldik...
Ergenekon, Kafes, Balyoz derken, askerde nasıl bir psikoloji oluşmuş...
Eğer ortada bir suç varsa -ki bazı iddiaların boş olmadığını Genelkurmay Başkanı da kabul etti- elbette ayıklansın, suçlu cezasını çeksin...
Demokrasi düşmanlığı, darbe kafası artık bir daha hortlamamak üzere gömülsün...
Ama bunlar yapılırken, askerin içine düştüğü psikolojiye de dikkat edilsin...
Hiçbir millet, askerinin böyle bir psikolojik uçurumun kıyısında tek ayak üstünde bekletilmesine izin vermez... İşte yine söylüyorum...
Bu ordu Fatih’in İstanbul surlarına dayandığı ordudur. Çanakkale’ye siper olmuş, İstiklal Harbi’nde nice evlatlarını şehit vermiş ordudur...
Bir şeyler yapın adaleti hızlandırın...
İKİNCİ YAZI
İt dalaşı için sizin kararınız
“EGE’de savaş uçaklarının değil, martıların sesini duymak istiyoruz” diyenlere destek verdim... Yıllardır, silah tüccarlarının kasasına alın teri akıtan Ege’nin yanık tenli evlatları artık bu kirli tuzaktan kurtulabilir mi diye sordum... ABD bize F-16 satıyor. Fransız Yunanistan’a M-2000, Almanya bize denizaltı İngiltere onlara hücumbot satıyor... Kim haklı demiyorum... Ama pahalı silahları ve fakir halkıyla daha ne kadar sömürülecek bu halklar diye soruyorum... Yüzlerce mesaj geldi..Farklı görüşler, eleştiriler, övgüler..
Bir okurum dedi ki:
* Neden bir anket yapmıyorsunuz... Bakalım millet ne diyor? hurriyet.com.tr’de yaptık anketi... 91 bin 700 oy kullanıldı... Yüzde 51’i “Yeter artık, bu it dalaşı bitsin” dedi.. Yüzde 48’i “Devam etsin” cevabını verdi...
Peki bu sonuçtan ne anlayacağız?
Doğrusu ben bu kadar “savaş isteyen”, “dalaşma isteyen” çıkacağını beklemiyordum... Yorumu siz yapın...
ÜÇÜNCÜ YAZI
Ben bu olaya bir başlık bulamadım adını siz koyun
ÖĞRETMEN Seyfettin Barlas....
Bitlis’in Mutki ilçesinde yaşıyor... Kış olunca neredeyse 6 ay, içine kapanan bir hayat var orada... Öğretmenimiz işte bu kapalı hayata bir renk katmak için bir proje geliştiriyor. Beyaz Melek filminden etkilenmiş. Yaşlı hastaların hortumla yıkandığı sahneden... Bu yüzden yatalak hastalara yardımcı olacak bir makine tasarlıyor. KOSGEB’e başvuruyor. Sonra Sağlık Bakanlığı’ndan destek istiyor. Yardım istiyor...
Ve devlet öğretmenimizin projesine yardım kararı alıyor. Bakanlık dilekçeyi valiliğe, valilik kaymakamlığa gönderiyor... Sonunda öğretmenimizin projesine yardım ulaşıyor... Öğretmen Barlas’ın yatalak hastalar için geliştirdiği projeye gönderilen yardım ne biliyor musunuz?
Sıkı durun...
1 TON KÖMÜR...
Bu nedir şimdi?..
Valilikler alışmış... Yardım deyince akıllarına hemen kömür geliyor... Bu ne garip bir durumdur. Bu ne ağır bir çelişkidir... Siz söyleyin... Ben bu olayın ağırlığı altında ezildim. Başlığını bulamadım. Adını siz koyun ben yayınlayacağım...
DÖRDÜNCÜ YAZI
Tıkanıp kaldığımız yer
HAYATIMIZIN sıradanlaşmış gerçekleri vardır...
Bir çiçeğin açması, baharın gelmesi, bir ağacın büyümesi, yağmurun yağması gibi gerçekler...
O kadar düzdür ki, artık onu bilmek bir şeyi bilmek sayılmaz...
O bilgi değildir sanki... Sıradandır. Şaşırtmaz..
İşte böyle bir gerçekten söz ediyorum.. Bilmekten artık yorulduğum bir gerçek bu...
Şu soruyla açılıyor o gerçeğin perdesi:
* Neden yüzlerce yıl sonra hâlâ anayasasını tartışan bir toplumuz?
* Neden özgürleşmeyi bir siyasi ayrıcalık zannediyoruz?
* Neden başka kültürleri ya da farklılıkları bastıran bir yapımız var?
İşte bu sorular tetikliyor içimdeki haylaz çocuğu...
Cevap “en arka sırada oturan o haylaz çocuk”tan geliyor yine:
“Çünkü” diyerek başlıyor o haylaz çocuk ve devam ediyor:
“Çünkü bu ülkede siyasetin solunu çökerttiler, kırdılar, devrimciliğini kuruttular...”
Evet, doğru söylüyor içimizde bir yerlerde unuttuğumuz o haylaz çocuk...
Devam ediyor:
“Şu hale bakın ki, Kürt kimliğinin tanınmasından Ermeni açılımına kadar, başka kültürlerin tanınmasını, özgürlük istemini, sol değil, muhafazakarlar üstleniyor.”
Sosyal demokrasi neredeyse “var olan düzeni” savunma çizgisine geliyor...
Grev hakkını kim savunuyor.
Üniversitede bakanları yuhalayan, bürokratlara yumurta atan o gençler bir şeylere kızıyor ama yüzünü nereye döneceğini bilemiyor.
Peki nasıl oldu bu?
12 Eylül rejimiyle oldu...
Çünkü 12 Eylül, üniversitelerde bir tane solcu öğrenci bırakmadı. Kitaplar yakıldı. Nazım okuyanlar hapse girdi... Dernekler basıldı.
Kapatıldı. Dergiler toplatıldı, kapatıldı.
Bir kuşak kurutuldu yani..
Yerine siyasetten uzak bir “dizi film kuşağı” yetiştirildi...
Peki şimdi elimizde ne var?
Bir tarafta, ortalamacı, düzenci, evcilleştirilmiş bir sol. Dahası siyasi partiyi hukuk bürosu gibi gören, siyaseti de Anayasa Mahkemesi’ne itiraz dilekçesi yazmak zanneden, “devrimsiz” bir zihniyet...
Diğer tarafta demokratikleşmeyi, toplumun geniş bir kesiminde “yargıya karşı bir işgal planı”ymış gibi hissettiren, kuşku duyuran bir tavır...
Türkiye bunun acısını çekmektedir şimdi... Sağ kolu kuşkulu, sol kolu kesiktir bu demokrasinin...
Vekilleri dokunulmaz, milleti yaralı bir demokrasi...
Fatih CEKIRGE Hurriyet 29.03.2010