Fidel’in ardından
Tüm dünyada 68 kuşağında silinmez izler
bırakan iki olay vardı: Küba devrimi ve Vietnam savaşı. Her iki olay da
imkânsız gibi görünen bir işi başaranların, dünyanın süper gücüne boyun
eğdirenlerin hikâyesiydi. Sovyet sisteminin o gri, soğuk dünyası Ekim devrimini epey gölgelemiş, gönlümüzde bu sıcak, samimi örnekler çok daha ağır basmıştı.
Bir başarı öyküsü
ABD’nin
burnunun dibinde, Florida sahillerine sadece 180 km uzaklıkta bir adada,
12 kişilik bir yata (Granma) doluşan 82 kişinin diktatör Batista’yı
devirmek üzere 1956’da karaya çıkışı, orada pusuya düşürülmeleri, sadece
12 kişinin kurtulması ve onların başlattığı mücadele sonucunda 1959
yılının başında Batista’nın ülkeyi terk etmesi, devrimin zaferi
kazanması... Gençlik için bundan daha büyük ve ilham verici başarı
öyküsü ne olabilirdi ki zaten? Küba bizler için, gerçekten Thomas
More’un yazdığı anlamda, bir “Utopia”ydı. Moncada kışlası, Granma,
Sierra Maestra hep büyülü bir dünyanın yer adları gibi kazınmıştı
zihinlerimize. O büyülü dünyanın lideri, gezegenin umut haritalarını
değiştirip, küçücük bir adayı milyarlarca insanın rüyalarına yerleştiren
Fidel Castro 90 yaşında iyice kirlenmiş bir dünyaya gözlerini yumdu.
Devrimin 50. yılında Havana
Devrimin 50. yılında, 2009’da Küba’ya gitme fırsatını bulmuştum. Ankara
Devlet Tiyatrosu’nda sahneye koyduğum Güngör Dilmen’in “Kurban” adlı
oyunu 13. Havana Uluslararası Festivali’ne katılmış ve Küba tarihindeki
ilk Türk oyunu olarak sahnelendiği festivalde en iyi oyun ödülünü de
kazanmıştı.
Uzun uzun gezmiştik Havana’yı, insanlarla konuşmuş,
sokaklardan hiç eksik olmayan müzisyenlerle, dansçılarla, atölyelerini
ziyaret ettiğimiz ressamlarla sohbet etmiştik. Eleştiriler de vardı
tabii, özellikle Amerikan ambargosunun yarattığı yokluklardan
kaynaklanan eleştiriler... Ama ben yine de Havana sokaklarında tertemiz
bir havaya yayılan ağır çiçek kokularını ve o korkusuz, gerilimsiz,
müzik, sanat ve kardeşlik dolu atmosferi hiç unutmadım. İnsana, “Demek
böyle yaşamak da mümkünmüş” dedirten bir tatlı huzur, bir mutluluk
duygusu...
Nâzım’ın meşhur şiirine Küba’nın bu özelliğiyle girmesi
asla rastlantı değil bence: “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin
Abidin / 1961 yazı ortalarındaki Küba’nın resmini yapabilir misin / çok
şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının / resmini
yapabilir misin üstat?”
İyi ki gidip görmüşüm Küba’yı, iyi ki Fidel
sağken görmüşüm, çünkü içimde hep bir korku var. Güzel olan her şeyi
elimizden almayı marifet bellemiş bu çirkin, bu kirli, bu adaletsiz
dünyada gençliğimin “Utopia”sının başına bir şey gelecek diye ödüm
kopuyor. Fidel oradayken bir güven duygusu vardı içimde, ya şimdi?
Havana’da
gezdiğimiz bir parkta, dünyanın devlerine meydan okumuş devrim
kahramanlarının heykelleri sıralanmıştı. Mustafa Kemal’in de tunçtan
yapılmış güzel bir büstü vardı. Altında, “Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurucusu Mustafa Kemal Atatürk / Yurtta sulh, cihanda sulh” yazıyordu.
Kübalılar Atatürk’ü emperyalizme karşı ilk başarılı kurtuluş savaşını
vermiş lider olarak benimsiyor, seviyorlar. Castro’nun Mustafa Kemal’den
söz ederken, “O, yedi düvele karşı başardı, biz niye başarmayalım, diye
düşünmüştük” dediğini nakletmişlerdi.
Evet, “mutluluğun resmi”ne
sahip çıkacak mı Küba? 1952’de Moncada Kışlası baskınıyla başlayıp
1959’da diktatörü alaşağı eden o unutulmaz yürüyüşü, “yedi düvele” kafa
tutan o bağımsızlıkçı, onurlu tavrı unutacak mı?
Peki, sen Türkiye? Sen ne yapacaksın?