Mandela (1918-2013)
Nelson Mandela, 95 yaşında
öldü. O gün, CNN, BBC, CNBC, TV5, DW, hatta El Cezire televizyonlarında
öbür haberler adeta anlamlarından bir şeyler yitirdiler. Mandela’nın
ölüm haberi her yeri kapladı. Mandela’yı herkes “biliyor”, o yılmaz bir özgürlük savaşçısı. On yıllarca hapiste yattı, Güney Afrika halkını ırkçı rejimden kurtararak özgürleştirdi…
Peki
neden bunları izlerken huzursuzlanıyorum? Dünyanın neredeyse tüm
liderlerinin, kanaat önderlerinin tek bir konuda, aynı duyguları
paylaşarak anlaşmış olması olanaklı mı? Bush’tan Cameron’a
(Mandela’nın idamını istemiş zamanında), milyarder işadamlarına,
Guantanamo’nun üzerinde oturan, insansız uçaklarla sivillerin ölüm
fermanlarını imzalayan Obama’ya, en gerici gazetelerden sosyal demokrat yazarlara kadar neredeyse herkesi kapsayan bu “bütünsel” görüntü sakın bir şeyleri gizliyor olmasın?
Ben benzer bir duygu selinin Prenses Diana öldüğü zaman da yaşandığını anımsıyorum. Sonra aklıma Stjepan G. Mestrovic’in, Postemotional Society (1997)
(Duyguötesi Toplum) başlıklı kitabı geliyor (kitap şu anda yanımda
olmadığından başka yazarların özetlerinden, alıntılarından
yararlanacağım).
‘Postemotional’ toplum
“Postemotional” kavramı, “duygu sonrası” gibi
anlaşılıyor, ama Mestrovic kitabında, duyguların sona erdiği bir
toplumdan değil, duyguların kişiye özgün, içeriye ait bir güç olmaktan,
hem “kişinin kendisi”, hem de başkaları tarafından manipüle edilmeye yatkın, metalaştırılmış, yarı entelektüel bir güce dönüşmesinden söz ediyor.
Bu toplumda kitleler hangi olay karşısında hangi duyguları nasıl sergilemeleri gerektiğini medyadan, birbirlerinden öğrenirler. Duygular artık öznel-otantik değil, birer toplumsal yapıntıdırlar.
Mestrovic’in geliştirdiği bu savlardan sonra ulaştığı sonuç gerçekten
çok karamsardır: Bu uygarlık, yaşandığı biçimiyle otantik değil, “imal edilmiş”,
sahte/uydurma/taklit bir uygarlıktır. Bu uygarlığın toplumunda, duygu
ile eylem arasındaki bağ koparılmış, özgünlük yok olmuş (Badiou’nun aşkın santimantal erotik pazarlıklara indirgendiğine ilişkin gözlemi geliyor aklıma), kitlesel manipülasyon güçlenerek öne çıkmıştır.
Eşdüzey/ görevdeş (peer) gruplar, medya ve kültür endüstrisi toplumsal
kontrol kurumları olarak devletin yerini almaya başlamıştır.
Ekonomik kriz, neoliberalizmin metalaştırma, yalnızlaştırma, piyasanın eline terk etme telaşıyla parçaladığı “toplumu”
daha da dağıtıyor, bireyini umutsuzluğa sürüklüyor. Bu koşullarda
bireyin duygularının, kitlesel duygu selinin, egemen sınıflara, devlete
karşı yükselmemesi için yakından denetlenmesi giderek daha çok önem
kazanıyor. Toplumun parçalandığı, bireyin yalnızlaştığı umutsuzluk
içinde etrafına bakındığı bir “dünyada”, gerçek değil sahte
dayanışma, sahte bir ortaklık, aynı kadere ait olma duygularının
kitlesel düzeyde imal edilmesi, devletin, kapitalist sınıfların
politikalarına endekslenmesi gerekiyor. Yıllar önce Prenses Diana, bir
dönem çocuk resimleri üzerinden Suriye’ye yardım kampanyaları (artık
unutuldu) şimdi de Mandela...
Simgesel ‘Mandela’ neydi?
Simgesel
Mandela’nın insan olarak özverili, becerikli, özgüveni yüksek, ırkçı
rejimi ortadan kaldırma davasına sadık biri olduğunu kolaylıkla
söyleyebiliriz. Gerçek Mandela’nın davasıysa Güney Afrika’da siyahlara
ayrımcılık uygulamayan bir kapitalizm, siyah bir kapitalist egemen sınıf
yaratmaktı. Mandela’nın başkan olduktan sonraki dostlarına bakınca
karşımıza çok sayıda beyaz, milyarder karakterin çıkması da rastlantı ya
da kaderin bir cilvesi değil.
Mandela, devrimin eşiğine gelmiş isyan halinde, yoksul bir siyah nüfusu
beyazlarla uzlaşmaya, mülkiyeti ve kapitalizmi hedef almadan rejimin
değişmesini kabul etmeye başarıyla ikna etti. Güney Afrika IMF
programlarını uygulayan, küresel maden şirketlerinin imtiyazlarını
korumaya devam eden, uluslararası sermaye için güvenli bir ülkeye
dönüştü. İşte uluslararası kültür endüstrisi, bir uzlaşmayı başardığı,
devrimi önlediği için bugün onu bu yaygınlıkla anıyor, kitleleri onun bu
özelliklerine hayranlık duymaya, bu Mandela’ya yas tutmaya
yönlendiriyor.
Dürüst bir insan olarak
Mandela asla kapitalizme karşı olduğunu iddia etmedi, hatta ilk yaptığı
konuşmalardan birinde işçilere, bir taraftan kemerleri sıkmaları
gerektiğini anlatırken diğer taraftan mücadele etmezlerse haklarını
alamayacaklarını söylemeyi ihmal etmedi. Irkçı rejimin yıkılmasıysa,
Güney Afrika işçi sınıfının, yoksullarının yaşam koşullarının
düzelmesine yol açmadı.
Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 11 Aralık 2013