Cumhuriyetin Encamı
DIŞTAN bakıldığında Türkiye bir "Ilımlı İslam Cumhuriyeti"ne dönşütü bile. Nitekim, Avrupa Birliği'nin bazı sorumluları "Ilımlı mılımlı, hiçbir teokratik devlet aramıza gelemez" demeye başladılar. Elbet onlar böyle dedi diye hemen değişip örneğin Brüksel görüşmeleri kesilmeyecek, NATO üyeliği biraz daha devam edecek, bu ülke uluslararası kuruluşlardaki yerini şimdiki resmi niteliğiyle saklı tutacaktır.
İçten bakıldığında ise, dinci niteliği bilinen bir iktidarın gücü genel seçimle biraz daha perçinlenmiş, ana muhalefet biraz daha zayıflamış, her şeyin az çok şimdiki niteliğiyle sürüp gideceğine inandırılmış bir halk yeniden tatile çıkmıştır.
Ama, seçimden hemen sonra nereden estirildiği belirsiz bir rüzgârla ilginç bir "yeni anayasa" tartışması başlayınca duruma kuşkuyla bakmak gerekmez mi?
Bunu hafife alabilir ve biri politikada soldan sağa henüz sıçramış, öbürü de Özalcı geleneği sürdüren iki akademisyenin şimdiye kadarki bilimsel çalışmalarını bir an önce ortaya dökme sabırsızlığına yorabilirdiniz. Ama, tartışmanın dinci medyada yankı yaratması ve "Ilımlı İsmam Cumhuriyeti" sözünün en azından dış dünyada dolaşmaya başladığı bir döneme rastlaması kuşkulu bakışı haklı kılmakta.
Özellikle "renksiz anayasa yapma" iddiası ve şimdiki metinden Atatürk'le ve devrimleriyle ilgili sözcükleri ve kuralları çıkarma amacı açısından.
Çünkü, dışta ve içte beslenen ılımlı İslam cumhuriyeti kurma niyetinin önünde artık, ancak iki engel kalmıştır: Biri, renksiz 1924 metninin ardından anayasacılık geleneğimize 1961 Anayasası'yla giren ve 1982 Anayasası'yla bir ölçüde sürdürülen Kemalist içerikli ideolojik güvence, öbürü de Kemalist Cumhuriyetin kuruluşunda temel rolü oynadığı, onu kendi "evladı" sayıp bazen hatalar işleyerek de olsa korumya ant içmiş ordu. Büyük mitinglerin buna yetmediği son seçimle belli oldu.
Ancak, birinci güvenceye ilişkin anayasal engeller ortadan kalkınca onların yokluğunda çıkarılacak yasalarla, bu kalkandan yoksun bırakılmış yargı organlarıyla, ideolojik yapsı başka temellere oturtulmuş eğitim politikalarıyla, bütçeyle, şununla bununla son ve en önemli güvencenin zayıflatılması, etkisizleştirilmesi işten değildir. Kaldı ki, "ılımlı İslam"ı kendi amaçları için kullanmaya ve hele kendi siyasal planlarına engel saydıkları orduyu saf dışı etmeye niyetli dış çevrelerin temel amacı da hep bu olageldi. Ekonomisi yabancı ellere geçen devletin sivil yapısı da bu direnişe yetmez.
Böyle bir durumda, Cumhuriyeti "ılımlı İslam" tehdidinden korumanın sınırına gelinmiş demektir. Bu sınır da çökerse, cumhuriyetçi cephe çöker. Dolayısıyla artık Sakarya'dan farklı olarak, sath-ı müdafaa'yı değil, gerçek cumhuriyetçi öze sahip bütün güçleri, seçilmiş atanmış, sivil asker, yazar çizer, tutarlı bir çizgiye getirip son bir "hattı müdafaa"nın akılcı savaşımında yan yana vuruşmayı düşünme zamanıdır.
Çekilmek için değil, kazanmak için.
İçten bakıldığında ise, dinci niteliği bilinen bir iktidarın gücü genel seçimle biraz daha perçinlenmiş, ana muhalefet biraz daha zayıflamış, her şeyin az çok şimdiki niteliğiyle sürüp gideceğine inandırılmış bir halk yeniden tatile çıkmıştır.
Ama, seçimden hemen sonra nereden estirildiği belirsiz bir rüzgârla ilginç bir "yeni anayasa" tartışması başlayınca duruma kuşkuyla bakmak gerekmez mi?
Bunu hafife alabilir ve biri politikada soldan sağa henüz sıçramış, öbürü de Özalcı geleneği sürdüren iki akademisyenin şimdiye kadarki bilimsel çalışmalarını bir an önce ortaya dökme sabırsızlığına yorabilirdiniz. Ama, tartışmanın dinci medyada yankı yaratması ve "Ilımlı İsmam Cumhuriyeti" sözünün en azından dış dünyada dolaşmaya başladığı bir döneme rastlaması kuşkulu bakışı haklı kılmakta.
Özellikle "renksiz anayasa yapma" iddiası ve şimdiki metinden Atatürk'le ve devrimleriyle ilgili sözcükleri ve kuralları çıkarma amacı açısından.
Çünkü, dışta ve içte beslenen ılımlı İslam cumhuriyeti kurma niyetinin önünde artık, ancak iki engel kalmıştır: Biri, renksiz 1924 metninin ardından anayasacılık geleneğimize 1961 Anayasası'yla giren ve 1982 Anayasası'yla bir ölçüde sürdürülen Kemalist içerikli ideolojik güvence, öbürü de Kemalist Cumhuriyetin kuruluşunda temel rolü oynadığı, onu kendi "evladı" sayıp bazen hatalar işleyerek de olsa korumya ant içmiş ordu. Büyük mitinglerin buna yetmediği son seçimle belli oldu.
Ancak, birinci güvenceye ilişkin anayasal engeller ortadan kalkınca onların yokluğunda çıkarılacak yasalarla, bu kalkandan yoksun bırakılmış yargı organlarıyla, ideolojik yapsı başka temellere oturtulmuş eğitim politikalarıyla, bütçeyle, şununla bununla son ve en önemli güvencenin zayıflatılması, etkisizleştirilmesi işten değildir. Kaldı ki, "ılımlı İslam"ı kendi amaçları için kullanmaya ve hele kendi siyasal planlarına engel saydıkları orduyu saf dışı etmeye niyetli dış çevrelerin temel amacı da hep bu olageldi. Ekonomisi yabancı ellere geçen devletin sivil yapısı da bu direnişe yetmez.
Böyle bir durumda, Cumhuriyeti "ılımlı İslam" tehdidinden korumanın sınırına gelinmiş demektir. Bu sınır da çökerse, cumhuriyetçi cephe çöker. Dolayısıyla artık Sakarya'dan farklı olarak, sath-ı müdafaa'yı değil, gerçek cumhuriyetçi öze sahip bütün güçleri, seçilmiş atanmış, sivil asker, yazar çizer, tutarlı bir çizgiye getirip son bir "hattı müdafaa"nın akılcı savaşımında yan yana vuruşmayı düşünme zamanıdır.
Çekilmek için değil, kazanmak için.
Mümtaz Soysal, 06.08.2007